4/21/2010

melodi









mor pencereleri var sokağın
ve kırık omuzlarında ay sancısı,

yürüsen sökülecek sonralı cümleler
ürkek ve tedirgin nisan çiçeğinde
yangınlar var geç kaldığın sabah ayazında,
boyanıyorken gök ellerin iki yakasında...
erguvan gündüzlerin gölge almaşığında
gökkuşağı tırmanıyor kanatlarını şimdi...
ellerinin göğe bakan yakalarındayken akşam,
ve okyanus ve dalga
dolup taşıyor, o masmavi nehir ağzından...

3/31/2010

ve özlem

ve özlem
ve ikindili kandillerin düş sesi,
bağırıyor elleri isli duman
geç olmadan sabahın şavkına
gece ayazına suskun yangın geçitlerini...

puslu bakışlarınla, bir parça alnın
ve toplasan bir elmacık etmeyen iki yarım yanağın
şimdi geçmişler karşıma
geveze halinin resminde,
neler anlatıyorlar bir bilsen
senin konuşmayan dilinin üstüne...

ve özlem
ve miktarı bir hayli kabarık geçmişin
sayfalara yazsan veresiye dolar
peşin ödesen ellerine hemen atlar...

ve yarına çıkar mı sonrasızlık
çoğalır mı gecenin içinde yalnızlık
bir başak tanesi ve bir arpa boyu yol izinde
dolunayın şahitliğinde...

3/28/2010

oralarda bir şeyler oluyor


oralarda, uzaklarda bir şeyler oluyor
bir bahar yangınında ikiye bölünüyor güneş ve kolları
sokaklar kararıyor ve parçalanıyor dişleri sevdanın

oralarda, uzaklarda bir şeyler oluyor
bir yeni yetme masal büyücüsü
yolunu kaybetmiş düşler bekçisi,
iki damla çoğalıyor kendinden içeri
şimşeklerin beklenmedik iç burkan rengi

oralarda, uzaklarda bir şeyler oluyor
bir adam dişliyor dolunayın rengini
bir kadın örtüyor bulutun kırmızı rengini
faili meçhule atılıyor dolunayın ölü bedeni

buralarda bir şeyler oluyor uzaklara ait
oralara dair mısralarda, kalbin içi kan dağlıyor...

3/17/2010

uçurtma

anlatılıyor/mış lı düşler diyarı
dinliyor/mış lı gelecek zamanı

durdu kağıt uçurtma
küskün göğün saklı renginde,
dalgalanmıyor tırnakları haylaz çocukluğu
dizleri yamalı gün seçkisinde

konuşuyor herkes kelamın dilinde
oysa konuşmaya hasret kelimelerde
mavi ne kadar maviyse
ha bir kelime fazla
ha eksik bir kelime,
anlaşılamadıktan sonra
biçare anlatmak kendini niye,

dinlemiyorken daha sabahı
yüzüne vuran martı renginde,
bir kadehe dolmuyorken akşamların gün eşrengi
şarabın suçu mu bu kendi rengi!

kendini unuttuğun yokuşlarda
bitmeyen hesaplaşmalarda
konuşuyor sokaklar çok sesli
umulmadık balkonlardan
adımların ardına

gözlerini kısıp baktığın bulut beyazında
alı al,moru mor denizler, hep erguvanlarda
yaramaz yunusların sevinci sanki
bu senin gözlerinin hep bir tutamlık neşesi

unuttuğunu sanmadın hiç
unutulmadıkların kıyısında
anlatamıyorsun bak hala
yangının isli dumanını
ona/buna/şuna/

kendi pencerelerini açmış insan gölgesi
durduğu yerden bakıyor,
yok mu adım atmaya karşı balkonun kıyılarına
nemrutun gün görmemiş ayazından hala,

eğilsen dizlerinin önü bir adımlık surlar
korkmamışken akşamın karanlığından
bu seninki kifayetsiz kelimeleri yine şiirin
anlayamadıklarının hediyesi işte bir gün
neresinden yazsan
başı bir
sonu bir

yoruldu kırık uçlu uçurtma
mış lı masallar diyarında

3/31/2009

3/03/2010

istanbul








canımın içi istanbul;
otur konuşalım şöyle.


sen, taşıyamadıklarını anlat,
ben, taşınamadıklarımdan dem vurayım!

sen, sek bir rakı söyle buz beyazı,
ben, kırmızı şarabın kırmızılığında kaybolayım!

sen, kıyılarına vuran dalganın arsızlığından şikayet et,
ben, hep sustuğum için koparılan karaparçaların kraterlerini göstereyim!

sen, kocaman martı kanatlarını sal mavi denizine,
ben, attığım ilk adımda dizlerimdeki yaraların kabuk bağlamayan rengini!

sen, bir tutam kalabalık ek mısralara,
ben, latin kıyıların uzak ıssızlığı diyeyim!

sen, kalmak de hapis avlularda,
ben, gitmek diyeyim özgürlüğe, kaçmadan ama!

sen, saçlarını tara akşamın taraçalarından,
ben, kasabaların solgun tozlu yollarında kirpiklerimi arayayım!

sen, çoğul konuş yanlışlıklarının ardından,
ben, tekil yalnızlığımda ruhumu bulayım!


sen, sessizliklerde şarkılar söyle seyrek zamanlı
ben, suskunluğumda sık adımlı tarlalar ekeyim şarkı sözlerine

sen, sabırda sabır de, başını eğ önüne huşu içinde,
ben, yetti artık diyip, göndere bayrağımı çekeyim!

sen, gördüklerine göz kırp kur yap iki gülümse,
ben, başım önde dağları devireyim!

sen, yeni kitap sayfalarının gıcır sayfalarında yenilen,
ben, sahafların tozlu raflarında yorgun yenileyim!

sen, şiirler oku neşelen, utanmadan sakınmadan sıkılmadan
ben, şiir yazdıkça kendimden eksileyim!

şimdi sen sus artık istanbul! sessizce bak bana,
ben özlemlerimin hasretiyle,gözlerinden öpeyim.

2/23/2010

22:44:57

22:44:57
güzelleşiyor ellerin yedi tepeli mabedinde
gölgen beyazlıyor dalgaları derin
ve ormanların gökkuşağı köprüsü
hani hatırlar mısın yaşlı zeytini tırmandığın şavkı
nasılda açmıştı dizlerin siyahı, kömür karası günde
ellerin dökülmüştü topuklarının çakıl denizine.
gece oldu mu
ay ışığı var omuzlarında, yürürken bu şehrin insanlarını
bir de yalnızlık yıldızların, yedi tepeli şehre sarılı,
kovalandıkça yakalanmıyor zaman
ve tan ağarmadan bitiyor nedense artık, kuşların o aydınlık nefesi
yorgunluk dolu ıssız şehrin bu keş havasında
ve yürüse, yürüsek terk edilmiş köhne bir çam gövdesinden, bir erik yalnızlığı dolu denizlere.
özlem, özlemek güzel şey
affedilemeyenlerden önce affedilenleri kendimde
ve barışmak tek spot altında
perdelerin gün kurusu rengi çekilirken aydınlığa

sokakta gür seslerin bağrıntılı nefesi…

2/15/2010

kötü bir şiir


kuru geçitlerin soğuk ayazında
bir başına yağmur ve bu güncesi,
kılıç gibi şakırdıyor gözlerin şavkı
ve eller tufanın sanki sessiz bekçisi,
yalan! ne çok yalan dolu sırtın yüzgeçleri
ve narin ayakların kuyruk isketesi,
sokakların uslanmaz bekçilerine sordum
kılçıklarından sıyrılan derinin gümüş rengini!
sakladılar dirinden önce hep anlaşmalı sesini.
hain bir pusuydu bu senin ki kalbin tenhalıklarında
biliyorum gönüllüydüm yolun başında
intiharlarımda çoğalmadı ki içimdeki bu tomurcuklar
öldürmekten korkan ellerin sen yamacında
her yeltendiğinde daha çok sürgün verdi bendeki asi düşler,
sana değildi itaatimin inancı
bir dindi aşk beş vakit namazlarda.

şiire oturuyorum şimdi küsüyor ellerim
biliyorum şiirlerdi sürgün yerim
bir veda mıdır bilemem ama
yurdun topraklarından gitmem gerek artık bana.

bakıyorum yüzünün çirkin köşelerine
ve gözlerinin içeri düşen yuvarlak haznelerine
ne çok sevmiştim diyorum utanmadan
ve ne çok yalandaydın bana hiç utanmadan

1/25/2010

dalgakıran

mavilikler vardı uçsuz bucaksız dalgakıran akşamlarında, görünmeyen yüzünde kelimeler küçük bir kız çocuğu sevincine dolardı , sanki karşı tepelerin tek kadehlik gündoğumları efelenirdi hep bir külhanbeyi adımlarından yeryüzüne, gözünü kısıp baktığın bulut beyazı ,en çokta, en çokta bu anlarda terkederdi suretini yaşlı gemicinin urgan izlerinde,bir mevsim vardı goncalayan ve çırpınan kürekkemiklerim.
gündüz şakırdıyor gibiydi lahtin mermer gölgesinde, tarih öncesi bir yalnızlık vardı çinili köşkün çehresinde, yıllar sonrasını kovalarken, kaygısız gibiydi hep yeni yetme gençliğim, bir yabancılık vardı sesimde tüm seslere ve ezber şiirlerin herkese yeten o sıkıcı taziyeleri ,sonrasızlıkta ölüyordu her bir parça, düşünceli bir hali vardı sarı ellerinin her daim ve birde gülümserken özenle sakladığı paslı dişleri, tek bir nefeste kurduğu cümlelerini, hiçbir zaman sakınmazdı deli mevsimlerden, telaşsız izlerdi kirpikleri ardı dağılan parçaları, huzurlu mu huzurlu akşamlarındayken elleri. köhne iskemle sırtlarına hep bir şeyler çizmeye çalışırdı tırnaklarının beyazıyla, nefes almak için başını uzattığı o çavlan tarlalarının, tanıdık şarkısına ve itaatkar dizlerinde o yanına gelene kadar aldırmazdı bakışları ama yükselirdi sanki ormanları ve denizleri hep bu anlarda.

1/10/2010

kırmızı gece

parçalanıyor kırmızı gece
sokağın sessiz çağrısında
cama vuruyor yağmur
ve üşüntülerin keskin nefesi,
ve ne çok ıslandı gelincik orkide yamacında ,

damlalar

çoğalmıyorken artık mevsimler kendi içinde,
acıtıyor kirpiklerin gözlerine değdiği yer
ileride parçalanıyor eller ve kemikleri vazonun
kırmızı yüzlü gecenin ardında
terli bir nefes esiyor kuzguni zaferlerinden
kanıyor ellerin, vazonun kırık geçitlerinde

mahkum edildiği yaşam çeperinde
planlı bir oyunun son kurbanı kendinde
açılıyor upuzun vadilerinde inançsızlık
düşüyor başın önüne kırmızı gece
nasıl döner sahi yörüngesinden sapmış dünya
matemini sarmalarken hala
günah değil mi! suskun ağıtlarına

1/01/2010

mutlu yıllar


12/06/2009

yalnızlık sorgusu


bilmediğim dilde bir şiir okudum az önce
inandığım dinde şiirler yazdım yine,

korkmak çok erken yürümeden önce yolu
göz alan şavkını bilmek ve dolunayı
tenha sokakların keşliğinde tüten isli yalnızlık
duvarların sırtından akıyor küflü geçmişin
ve sonraya geç kalmak an/ın ardından
hayat bu ya! kendini hatalarında hep aklar
söyledikleri bir parça eksik hep dilin
tedirgin ve ürkekti şiir gölgesi
ne kalır bilinmez yalnızlığa

11/21/2009

masal şehri

*toffee nut latte ve empresyonizmin doruklarında bir istanbul: harikulade ikili, sessiz eşlikçileri boris vian ve paul lafarge,c.mcrae koyulugunda. ardında kırmızı stop lambaları görüş mesafesine dur emri, asmalının geceye inat berrak rengi öncesi tünelin iç üşüten kapı önü sesteşi...ve martılara bugün renginde yer açan bir masal şehri

11/08/2009

ezber


ay ışığı serilmiş gibiydi -sanırım-gecenin ardına, ılık ve davetkar bir mevsim güncesi sunuyordu sonbahar ardında. kalabalık, isli geçitlerin gece aralıklarında ayakları aydınlanıyordu sanki koca gövdeli taş duvarların ve oradan şehrin gökyüzü pencerelerinin…genzi yakan tanımadık bir koku vardı ve siyah beyaz bir film gibiydi oysa gecenin kaçkın rengi…

o,
uçağın inmesine daha birkaç saat vardı ama şimdiden sabırsızlığı sırtlamıştı adımlarında, yerdeki karoları teker teker saymayı bitirmiş tavan armatürlerini 2 li 3 er li gruplara dahi ayırmıştı. ara, ara da parmaklarını yakalıyordu ağzının içinde, -ne ayıptı oysa! ki kızardı ona şimdi burada olsa-, kocaman 45 yaşında bir de sosyal statü sahibi bir adam olarak hala tırnaklarını yiyordu dimi, ya birde gören olsaydı tanıdık…
yeterince başkalarının düşüncelerine teslim olmanın ezikliğini yıllarca içinde taşımıştı, kim ne der kim nasıl karşılarla dolu hayatı,annesini,dostlarını,karısını üzmemek için sürekli ertelediği kendinde ki uyanışa artık daha fazla karşı koyamamış ve ona göre hayatın son düzlüğünde özgürlüğünü ilan etmişti işte bir sabahta beklenmedik,
evet şimdi yeni başlıyordu her şey ,yeniden!

diğeri,
solgundu yüzünün sol köşesi, her kelimede daha soluyor daha kuruyordu kirpiklerin yaşı, titrek gölgelerin koşuşmalarında ürküyor kenara çekiliyordu sanki repliklerin sessiz ağzı…bir söz bir kelime yoktu ki onca seneyi açıklayacak dahası açıklaması olacak, her şey hep bir kandırmaydı bu hayatta ,inandıklarına biçtiğin değerin yansımasıydı o tüm yanılsamalar zamanda ,oysa şimdi her bir klişeyi bertaraf edecek ruh dirilişindeydi kendi içi ve donuk bakışların ardından görebiliyordu o buz gibi dağı istemese de…
suretler ve yanılsamalar ne kadar da çoktu hayatımda diye düşündü, komodinin üzerine bırakırken parmağındaki yüzüğü,
dönüşünü ,onu sevme gücü bulduğu bir anda haber vermişti ama uçak indiğinde ne o güçte ne de o istekte değildi artık adımlarında ve kalabalık bir turist kafilesinin içine karışarak çıkış kapısına gelmişti ani bir hamleyle…ki ne tuhaftı onu, yine onun için, sevmek adına kendine bahaneler yaratıyordu artık, sebepler, ne yorucu ne zorlayıcı ve ne kadar kendini yok edici bir seçimdi böylesi…
o böyle bir şey yapmazdı oysa biliyordu, ki içinde büyük bir yorgunluk bunu da hissedebiliyordu ama sevginin erekleri bir kere içinde ,o nun için, diye yer etmişti insafsızca kendine ve şimdi kendine vuran dalgalarında bu duygunun boğuluyordu artık.

kent ışıkları vardı gecenin üzerinde ve camdaki yansımalara bakarak odanın gerçekliğine daldı sarı lambaların buğulu gözlerinde…onu habersizce bıraktığı havaalanından sığındığı bu otel odasında, bir anda koca bir yabancı gibi hissetti kendini doğduğu bu şehirde, ait değil gibiydi bu odaya, bu eşyalara, bu müziğe vs. bir türlü tanımlandıramadığı içindeki bu boşluk duygusunun rahatsızlığında oysa diye mırıldandı içinden, ait olduğunu sandığı bu topraklarda huzur bulacaktı dönüşüyle…

peki o,
onunla karşılaştığında nasıl bir kelimesizlik gelip onu bulacaktı, takıldı kaldı bir anda aklı aklının gün görmemiş karanlık gecesine…
balkona çıktı, kafasını gökyüzü kaldırarak uzakta çok uzakta parıldayan birkaç yıldızın izini sürmeye başladı gözlerinde, çokça düşüncelere dalmadan…tam son noktalarını birleştiriyorken yıldızların, çalan bir telefon sesiyle irkildi sessizlik, isteksiz adımlarında açtığı telefonun ucundaki ses onu giriş lobisinde bekliyordu artık.
sanki bekliyormuşçasına bir hazırlıkta saçlarına hafif bir şekil verip usulca, yüzüğünü de parmağına geçirip, asansörde karşılaştığı gözlerine anlamsız ve boş boş baktı 8 kat boyunca…

biraz kilo almış, bir parça yılların rengi saçlarına karışmıştı ve hala kahverengi süet ceketlerden vazgeçmemişti o,
korktuğu, hiçbir şey değişmemişti, hala bıraktığı yerde olduğu gözlerinde ki çaresizlikten akıyordu, yorgunluğu bir kat daha arttı ve şimdinin içinde canlamaya başladı zaman kendini,diğeri için…lobide ödünç gibiydi bu anlarda yaşamın izleri ve sessizliğin tedirginliğini bozmaktan korkan bir hali vardı sanki gecenin, oysa bir fransız şarkısı teğet geçiyordu sadece lobinin sarı ışıkları altındaki geceyi ve
ikisi de biliyordu bilmedikleri bu dilin ezbere şarkı sözlerini…

10/29/2009


Muammer Onat: "Öğrenci Öğretmenin Öğretmenidir!"
.
söz bitti blog ,kelime, çizgi, herşey ama herşey ,bir tek hatırlananlar
rahat uyu hocam, öğrencilerin hep yanında olacak

10/25/2009

eski dil


basit oyuncularıyız dünyanın ve yerel saatlerin

takvim tutmazlığını anlatıyor şarkıların sanki her biri,

şiirler:

şimdi çoktan sönmüş bir ateşin yaslı bekçileri

her kim kimi kandırırsa

ya da

her kim kime kanarsa mı acıtmayacak bu sarkıtları şehrin,

sancıyorken kalbin tüm duvarları

tüm yaşantının birikintileri kıyısında,

kaçıyorsun ya hayatın tüm bencilliklerinden

sesliyor işte kendini sevenler cumhuriyeti

göndere çekili şanlı seslerini.

yorgunluklara sarılı adımların arşınında

bitmiyor ki kelimelerden dağlar,

oysa kırık dökük bir blues parçasında uzuyor

hayalet düşlerin başıboş gölgesi,

varken ve yaşıyorken kıymet bilmezler bulvarı

öldükten sonra başında sabırsız sesteşlerde

sağır kör doymuşken tüm o /şey/ lere

hep kaybettiğini ister dimi insan bu hayatta, bencilliğiyle


küçük düşleri var oysa hayatın, küçük elli

yitirildikten sonra nafile bu rüzgar çanları,

kime ve neye!

yüzünü dönmüşken güneşin kolları,

şimdi buzul mavi meydanlar var

soğuğun içi yakan mai sıcağında

10/16/2009

an itibariyle

Yagmurda denizi seyretmek gibisi yok.Kasvet masvet gri ama iyi geliyor varlıgı yinede ruha blog an itibariyle. Topraklar toprak gibi kokmuyorken bile yagmura mutessekkırım damlaları ıcın ayrı ayrı yınede...tamda gurultuye ıhtıyacım vardı ne ıyı ettılerde geldıler sevgılı ogrencı arkadaslar coskun seslerıyle...tum caylar benden dıyesım var yaptıkları şu hesaplara ıstınaden ama bende ogrencıydm bır zamanlar nede olsa ısın keyfı de bır parca bu kafıyede saklı kanımca. Cok ıslanmayı goze alamayacagm kalkmalı an ıtıbarı ıle usulca

10/15/2009

devre arası nıyetıne notlar

ege salatası, angora kırmızı, babylonda enfes bı grup, karsımda sanırm degıl magden gecenın tek bılınmeyenlı denklemı...sokaklar ıyı keyfı yerınde sımdılık...n.cave kıtap yazmasın sarkı soylesın usulca aman dıyım yeraltna ınmeye tesebbus etmesın bu kadar yerustu aydınlıgındayken hala...bır parca derınlık ınsan evladına ve grup sahneye cıktı susmalı usulca sss

10/10/2009

gökyüzü rengi


karanlığı aydınlatıyor beyaz
ve sanki uzak ışıkları var siluetin

vapurun paslı yanaşıyor gövdesi
öğle rüzgarı adımlarında geçgin,
elleri kavruk kent güneşinde
cevapsız bir soru şimdi örtülü gözlerin perdesi,
bir tek şahit yok yalnızlığa
tekil çoğalışın yalın ayazında,
tekin değil oysa çocuk köşeleri şehrin
ekşi dişleri dökülüyor kaldırım üstü kahvelerinin
tanımadık coğrafyası seriliyor kahverengi sesin

sen varsan ya da ben varsam:varoluyorsa ancak varlık
o ya da bu,
gerisi boşluk uzamda,
bir boşunalık yazgısı o halde varlığın adı
ne acı!
yoklukta varlığın kelime anlamı

peki, gecelerin nerededir kanatları.
sahi nerede saklanır ki gündüzün martı yarasaları,
incinmez mi durgun su
ardını döndüğünde kıyılarına vuran,
dalganın salkım saçak asma köpüklerinden.

bir oyun mu hep hayat
en çok seven mi en önce hep yakalanacak
bulutlar ne kadar yakın ve ne kadar uzak oysa,
ve gökyüzü sanki tamda bu!
düş ile gerçek arasında asılı kalan
cevapları kendinde sır olan

10/03/2009

puslu ve bugulu dolunay şavkına acılıyor denızın rengı,sehrın eskı koselerınde. bır parca c.saura dusmus muzıgın golgesınde,akdenız tutuyor ozlemle beklenmedik kıyılarından aklın ıcıne. keskın bır latın kokusu bulanıyor, tangonun lırık dızgelerıne. ve gıtmek ıstıyor artık ruh,ozgurlugunun tutsak oldugu, aklın bu bulamaç kıyıları eşıgınden, aıt oldugu karaparcalarına, ozlem dolu gülümseyişte.

10/02/2009

h.g.d.ç vol.1

:88.2 nin sunucuları konuşmasa da hep çalsa, 100.2 cızırtı yapmasa, 102 sıkmasa, 96.0 hepten aynılaşmasa, şu davis cd si bulunsa ne güzel olacak oysa hayatın frekansları toptan fiyatına perakende özette. şehirde bir varlık coşkusu saklı sanki, toprağa düşen adımlara artık sevinçli gibi. Her uzaklaştığında suret nefes alamıyor gibi. neyse ki canlıyor varlık bugüne miras saklı sureti ve nihayet h.g.d.ç vol. 1 seçkisi.

.] © 2008. Template by Dicas Blogger.

TOPO