3/17/2019
1/25/2017
uzun zaman,
uzun zaman önceydi gece,
ve
aralıktı kirpikleri denizin
uyku değil
gündüzün küskün şavkı
denizin kıyısına vuran kara köpükler,
ve şairlerin hatırlanmayan koyuluğunda
bir kahve telvesi gibi
acı ve koyu söz
ve,
ve birden başladı
soluksuz bir siyah-beyaz/
siyahın içinden çağladı,
tomurcuklanmaya bugüne.
gözyaşlarında derin bir iç çekiş
ve gülümsemenin yetimhanesinde
metafaorlar, meta forlar
nice.
hoşgeldin.
6/26/2014
gibi
yıldızlar hiç bu kadar yakın olmamıştı,
hani bir parça sağa başı eğik bir gövde gibi
ve
elinden tutup çekiştiren bir çocuğun ayak süreyişi gibi
tozlu mu tozlu serinkanlı gündüzlerin sıcağı,
gibi.
yıldızlar hiç bu kadar yakın olmamıştı,
omzuna yorgun vuran bir insan başının dalışı gibi
tek nefeste okunan bir c.d.de andrade şiirinin son dizesi gibi
cılız akan bir musluğun damlasından çağlayan nehirler,
gibi.
yıldızlar hiç bu kadar yakın olmamıştı
10/07/2013
kısaca
seni seven bir tarafım var:
dümdüz bir coğrafyanın köşelerinden akan,
güneş dolu saçlarından başlayan...
sana kızan bir tarafım var:
dişlerinin arasından sızan umarsız gündoğumuna
ve düşlerime çöken kara telveye
kendime bir çift sözüm var:
yazmazdım önceler öncesi,
tövbeler olsun/du şiir ve ilk hecesi.
kısaca,
avrupa dizili yamaçlarında,
sıralanıyor şimdi tek tek latin alfabesi
7/28/2013
7/26/2013
beyaz leblebi
bir kase beyaz kelime avuçladım, bir kalbi avuçlar gibi.
metaforlardan saat mili uzaklıkta, düşledim aklımın günbatımlarını. en son ne zaman gündoğumunda kendime taşındığımı.
ne uzun zaman olmuş konuşmayalı, ne uzun zaman olmuş kalbin yamaçlarından paraşütle atlamayalı, ne uzun zaman olmuş, bir avuç beyaz leblebi alıp, eli yüzü beyaza boyamayalı.
hoşgeldim, dedim,
hoşgeldin, dedi,
var mısın? dedim,
yok olmadım ki dedi.
sustum, mahşeri bir sessizliğin ortasında,
bilemediğimden mi, saçlarının kıyısından düştüm her defasında, dedim.
tutmadım ki dedi,
konuştum, kana kana bir pınarın çavlan gövdesinden, senli benli bizli hikayeler silsilesinden,
duruyordun dedim, ellerinin ece ayhan pusulasında,
okumadım ki ben hiç şiir dedi
uyandım, kıskıvrak kendime yakalanmış olarak.
ve elinde beyaz bir tebeşir, kara tahta yanı duruyordu alfabe,
ilk harfi ?
sokaklar belki arşınlanmıyordu da, şaha kalkıyordu sıkılgan bir müziğin kuzey esintileri,
karşılaştık yeni yetme kaldırım üstü kafesinde, beyaz leblebi dolu avuçlarında
hoşgeldin dedi,
hoşgeldim dedim
metaforlar dedim, metaforları çok özledim
12/20/2011
Notos: Hayal Adası: Notos'ta Latin Amerika Edebiyatı
Notos: Hayal Adası: Notos'ta Latin Amerika Edebiyatı: Dünyanın kesik damarlarına yolculuk... Jorge Luis Borges, Gabriel García Márquez, Carlos Fuentes, Julio Cortázar, Mario Vargas Llosa, Juan...
12/14/2010
http://fizy.com/#s/1ltcfh
http://fizy.com/#s/1ltcfh
İki kanattı gökkuşağı ülkesi
Ve bir şarkının lirik sesi...
..
çocuk denizatları ve büyüyen ayakparmaklarıyla
yıldızlı orman düşleri biçiyordu masalcı.
anlaşamıyordu biri hep diğeriyle
buğulu geçitler vardı, gizemli afrika kuşları
çoğalıyordu şiirin önsözü
ve mürekkebin kıvrık sayfalar dolusu rengi.
kaldırımların, topuklara sevdalı geçmişinde
kırmızı rugan gençliğin köşe merdivenleri,
sirenler, beyoğlu geceleri, keş sokaklar
bira kokuyor barların tüm loş ağız değirmenleri.
arka sokakların, tarihli yanaşmalarında
korkmuyordu sahaf tezgahların kedili gündüzleri
simurgun et kokan ocakbaşı müşterileri
tırnakları paslı rafların, hep düşeş bekçileri,
üşüyorken sokakların asma altı geçitleri
bir şemsiye gölgesinde, neden peki bu gökyüzü!
dalgın dolaşıyor şimdi şehir kendinde
unutuyor sokakları, hep caddelerden önce,
sodyum buharlı lambalar
ve
pervitiç güncesinde, sarı zeminde.
..
İki kanattı gökkuşağı ülkesi
Ve bir şarkının lirik sesi...
11/09/2010
10/05/2010
senbahar
sen gözümdeki damla
yangınlar var şimdi senbahar ayazında,
ve ufkun batık güneşi
soluk benizli bak bu kelimeler dizgesi,
nefes alamıyor artık can acısından
...'a gülüş batık bir liman,
dinlemiyor
dinleyemiyor artık bu sandal eskisi,
uçup gitmiş güvertenden kaptan! maibeyaz martı sözlerin
10/03/2010
kaptan!
bir hızda, bir hızla çağlıyor kendinde...
kömürlü trenin makina dairesi gibi çocuk elli uçurtma
alev alev olmuş görmüyor resmini gökyüzünde.
en güzel bahçenin çerçevesinde hep bir parça örgü, bir takılı misina,
uçurtmanın kuyruğu bir de şu ağacın yaprakları
ve suskun nedense çiçeklerin taçyaprakları,
salınıyorken başıdumanlı gündüzler, rüzgar nöbetlerinden ses dehlizlerine.
derin bir soluk geçti az önce bi dizinden,
akdeniz renkli bir gülüş hayat buldu şimdi bu dizede..
ağlarını atıyor sanki hayat gökdenizine
rastgele diyip çekiyor zamanın elleriyle,
balıkları salıyor neyse ki geri sularına,
derdi deniz kokulu buram buram mavi saçları oysa..
feryat ederken dalga, duyar da koşar mı sahi kaptan!..
serer mi! okyanus serili gövdesini
elleri yağmur olup yağar mı bu yangına,
toplar mı! tırnaklarının avlusuyla zerreleri
hediye eder mi! gülüşünün gökkuşağı rengini...
zaman dişlisi dönüyor
zaman dişlisi dönüyor/
çarkın yüzgeçleri hep alın damlası/
bulutlu bir ağaç gövdesinde/
yalpalıyor sanki ay ın tuğrası/
akşam vakitlerinin terki bu an lar bugüne/
bu an larda şiddetleniyor sanki rüzgarın kamusal yazgısı/
ve ormanın ıslak duman kokusu/
kıyılar dolusu yeşillik çağlıyor/
birbirini dik kesen yokuşlu merdivenlerde/
yaşlı bir sandık gövdesinde/ şimdi beş meteliksiz yangınlar/
karkasından doğrulmaya çalışırken tam da dizlerin kelime seçkisi/
aldığını gövdeliyor tanımadık insan kökleri/ öteki kesiyor sözde dallarını izinsizce/
kaç kuruşluk hüviyeti var ki ağzı cahilin/
özgürleşemeden konuşuyor kanun hükmünde kararname niyetine/
sen konuşmadan daha/
seslemeye neden hevesli sahi insan gövdesi/
kalabalıklar çarpışıyor oysa ağzı çarpıklar ülkesinde/
ne kadar eğri konuşursa hayat/
o kadar düzeliyor sanki yolların şu sarı çizgisi/
ve yontunuyor bugün yine/
yine elinde bir murç /
yine tıknaz gövdesinin usul usul sesine/
6/13/2010
ve özgürlük
karşı kıyıların kabarık rüzgarları,
taşıyor yelken keteninden beyaz sanrılara
mavi yakalarını çekmiş ensesine
sır vermiyor rüzgargülü düşlerine,
doluyor her bi adımda karabatak özgürlüğüne
bir rüzgar tanesi şiirin hep en güzel sebebi,
ve özgürlük!
bağıra çağıra limanlarda...
6/08/2010
sen yağmur!
ne ansız gökyüzün var! seni bırakan, ellerinden
6/04/2010
haziranda ölmek zor
işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
sokağa çıkmak yasak
sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur
çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri
asacaklar aydemir'i
asacaklar gürcan'ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi
asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?
asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!
sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!
neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı
işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak
ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?
kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
memet!»
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?
kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?
«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?
yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü
bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
hasan hüseyin korkmazgil
5/16/2010
geçiyor zaman
geçiyor zaman,
kör bir kahin kantarında ve topuzu kaçmış düşler bulvarında
durmuyor masallar,
efsunlu diyarların buğulu geçitlerinde
dinmiyor şarkı,
at arabalarının çektiği dehlizlerde
susmuyor gece,
aydınlık gündüzün mavileyen rengine...
4/21/2010
melodi

mor pencereleri var sokağın
ve kırık omuzlarında ay sancısı,
yürüsen sökülecek sonralı cümleler
ürkek ve tedirgin nisan çiçeğinde
yangınlar var geç kaldığın sabah ayazında,
boyanıyorken gök ellerin iki yakasında...
erguvan gündüzlerin gölge almaşığında
gökkuşağı tırmanıyor kanatlarını şimdi...
ellerinin göğe bakan yakalarındayken akşam,
ve okyanus ve dalga
dolup taşıyor, o masmavi nehir ağzından...
3/31/2010
ve özlem
ve özlem
ve ikindili kandillerin düş sesi,
bağırıyor elleri isli duman
geç olmadan sabahın şavkına
gece ayazına suskun yangın geçitlerini...
puslu bakışlarınla, bir parça alnın
ve toplasan bir elmacık etmeyen iki yarım yanağın
şimdi geçmişler karşıma
geveze halinin resminde,
neler anlatıyorlar bir bilsen
senin konuşmayan dilinin üstüne...
ve özlem
ve miktarı bir hayli kabarık geçmişin
sayfalara yazsan veresiye dolar
peşin ödesen ellerine hemen atlar...
ve yarına çıkar mı sonrasızlık
çoğalır mı gecenin içinde yalnızlık
bir başak tanesi ve bir arpa boyu yol izinde
dolunayın şahitliğinde...
3/28/2010
oralarda bir şeyler oluyor
bir bahar yangınında ikiye bölünüyor güneş ve kolları
sokaklar kararıyor ve parçalanıyor dişleri sevdanın
oralarda, uzaklarda bir şeyler oluyor
bir yeni yetme masal büyücüsü
yolunu kaybetmiş düşler bekçisi,
iki damla çoğalıyor kendinden içeri
şimşeklerin beklenmedik iç burkan rengi
oralarda, uzaklarda bir şeyler oluyor
bir adam dişliyor dolunayın rengini
bir kadın örtüyor bulutun kırmızı rengini
faili meçhule atılıyor dolunayın ölü bedeni
buralarda bir şeyler oluyor uzaklara ait
oralara dair mısralarda, kalbin içi kan dağlıyor...
3/17/2010
uçurtma
anlatılıyor/mış lı düşler diyarı
dinliyor/mış lı gelecek zamanı
durdu kağıt uçurtma
küskün göğün saklı renginde,
dalgalanmıyor tırnakları haylaz çocukluğu
dizleri yamalı gün seçkisinde
konuşuyor herkes kelamın dilinde
oysa konuşmaya hasret kelimelerde
mavi ne kadar maviyse
ha bir kelime fazla
ha eksik bir kelime,
anlaşılamadıktan sonra
biçare anlatmak kendini niye,
dinlemiyorken daha sabahı
yüzüne vuran martı renginde,
bir kadehe dolmuyorken akşamların gün eşrengi
şarabın suçu mu bu kendi rengi!
kendini unuttuğun yokuşlarda
bitmeyen hesaplaşmalarda
konuşuyor sokaklar çok sesli
umulmadık balkonlardan
adımların ardına
gözlerini kısıp baktığın bulut beyazında
alı al,moru mor denizler, hep erguvanlarda
yaramaz yunusların sevinci sanki
bu senin gözlerinin hep bir tutamlık neşesi
unuttuğunu sanmadın hiç
unutulmadıkların kıyısında
anlatamıyorsun bak hala
yangının isli dumanını
ona/buna/şuna/
kendi pencerelerini açmış insan gölgesi
durduğu yerden bakıyor,
yok mu adım atmaya karşı balkonun kıyılarına
nemrutun gün görmemiş ayazından hala,
eğilsen dizlerinin önü bir adımlık surlar
korkmamışken akşamın karanlığından
bu seninki kifayetsiz kelimeleri yine şiirin
anlayamadıklarının hediyesi işte bir gün
neresinden yazsan
başı bir
sonu bir
yoruldu kırık uçlu uçurtma
mış lı masallar diyarında




