11/05/2008
10/24/2008
bir an
sabaha uyanık kıyılarda,martı kanatları vardı serili gökyüzüne en erken, kelimelerin açtığı uçurumlara atlarken şiir kanatsız bir parçaydı kirpiklerin ardı, bakmaya an bulsa insan konuşmaya kelime olmazdı, adımların sokak başları hep insan dolusu kaldırım köşeleri, saklı uçurumların açıldığı anda atladı iki oyunbaz hece gözlerinde çocuk sevinciyle, bilinmedik odalarda bilinmedik hikayelerde yitikliğin bekçiliğindeyken kalpler bekliyor yüksek sesli...kırgınlıklarını taşımaktan yorulduğunda ağlıyor ya hani gökyüzü yağmur yağmur damla damla,ağlamaktan bu yüzden sende korkma...
bir an'da oluyor herşey ve hiçbirşey...
bir an'da kuruluyor ve o bir anda da yıkılıyor...
anlayamıyorsa/lar anlamadıklarını da hep sen anlayacaksın ya nasılsa,hisset-e-miyorlarsa da hissediyorsun nasılsa...
en kıymetsizleri senin en kıymetlin ya hani ,çoğaltan yada yok eden sadece -an'lar-herşeyin işte nedeni....taşıyarak,biriktirerek,sırtlanarak, hiç yorulmadan an'larla hep yürümeye devam
10/22/2008
gündüz düşleri
10/16/2008
sonbahar yürüyüşleri
gökkuşağı ormanında
sarı yapraklar köprüsü
ellerini açmış iki kök
kahverengi çimenler
ve sonra
yıldızlı düşler
damlalarda yuvalanıyor yağmurlar
eğmeden önce başını mevsim güncesi,
kapasan gözlerini
dört yanı mamur tepeler bu şehir
birkaç erguvan rengi
mavi bir boğaz serinliği
minareler gölgesi doygun
avlular dolusu güvercin serpintileri
ve birde
beşi bir yerde çok sesler
yalnızlığın kalabalık sesleri
şimdi
palamut rüzgarlarında
saçları savruk sokaklar var
bırak ağlasın adımların
boğazın iskeleye vuran yamacından
mendireği dolduran dolunayın renginde
krallığın resmi geçit törenleri
korkma sarsılmaz
gökyüzünün bu
sonbahar yürüyüşleri
sessizliğe sarılı gündoğumları
aralıyor kolları kendine dönük yüzünü
yeter ki geç kalma
öncenden daha sonrana…
:)
günün toptan fiyatına perakende özeti
10/14/2008
kimi der ki kadın ;uzun kış gecelerinde,serip bir döşek gibi yatmak içindir. kimi der ki kadın ;yeşil bir harman yerinde,dokuz zilli bir köçek gibi oynatmak içindir.kimi der ki, hamur yoğurur.kimi der ki, çocuk doğurur.her ağızdan bir söz:kimi der ki, ilk göz ağrım.kimi der ki, onunla dolu bağrım.kimi der ki, bunca yıldır yaşıyorum ayalimdir.kimi der ki, boynumda taşıyorum vebalimdir.ne bu,ne şu.ne öyle,ne böyle. ne döşek,ne köçek.ne ayal,ne vebal…o benim;kollarım, bacaklarım, dudaklarım,ve başımdır...yavrum, anam, öz kardeşim, karım, hayat arkadaşımdır.
nail çakırhan
10/13/2008
takdire şayan
10/11/2008
iyi
iyi reklam : akbank jazz festivali
iyi afiş: filmekimi
iyi yağmur: istanbul
iyi kitap: 'de ki işte'
iyi renk: siyahtan beyaza=beyazdan siyaha
iyi mekan: ara c.
iyi çay: c.çınaraltı kahvesi
iyi bölge :asmalımescit
iyi bina: v.savoye
iyi yemek: makarna
iyi üzüm: cabarne s.
iyi yayınevi: norgunk
iyi yazar: proust
iyi mimar: zumthor
iyi yönetmen: uluçay
iyi müzik: e.s.t
iyi sergi: şair pala
iyi yokuş: galipdede
iyi meydan: tünel
iyi şey: iyilik güzellik:)
10/08/2008
sessizce
kıyılar var rengi gece ...
mendireğe sevdalı çakıltaşlarının
yakamoz pırıltısı,
iki yana uzanmış boylu boyunca
göz kırpar ketum
mavinin karşısındaki hece
oku bir şiir, can baba
sallansın yan masa
korkunun ecele faydası yoksa
yaşadıkları önünde
hayatı ardında
dönüyor ya hani dünya,
her nasılsa
neyseki kıyılar var rengi gece
birde yakamoza bulalı insan düşleri,
sessizce,
yeterki sen oku can baba!
kalbinin derinliklerinden yine...
10/07/2008
hikaye/üç parça
...bulutların ansızın kıyıya vurupta, şehri dalgalandırdığı o günlerde korkaktı adımlarım,anlayamıyordum daha bilmiyordum yeni yetme kelimeleri,konuşmaya kelime bulsam bakmaya zamanım kalmaz sanıyordum, yanılmışım... şimdi geçmişin karşısına oturdum korkusuzca seyrediyorum,en çok güldüğüm anlar yine en çok güldüğü anlar,hani ince bir çizgide yürüyorken elleri iki yana açık havadan kopup gelen rüzgar tanelerini yakalamamız...bir küfür kıyametti vapurun o en son kıyıdan çekilişi hep,birde dumanına karışmış istanbul akşamları,köprü altından geçişlerin nedensiz tedirginliğine dolanırdı aceleciliğimiz,ellerinde balonlarla havalanan bir sevinçti sanki eski şehrin keşfettiğimiz sokakları sonra... sonra hani tandık gibiydik ya seninle hiç konuşmadığımız anlarda dahi bunu bile anlayamıyordum daha,sanıyordum ki konuşmak gerekiyordu...doğru benimkide şimdi gizli pişmanlıklar bulvarı...küçüklüğün bilememezlikleri...geç kalışları,çok erken sarılmaları bir sürü şeyleri işte... gün hani aydınlanınca perdeleri çekip kenara en önce maviliği yakalama yarışı nerede kaldı,yada hani şu bildik avluların örtüsüne sarılışlarını izleme telaşımız,kaldı mı bir parça kızıllık gün bitiminde, bende yok, bilmiyorum ellerim hep cebimde...
en son okuduğum romanının son 50 sayfasına çeyrek kala durdurmayacağım beni bu defa,korkmuyorum ilk defa bir ustanın ellerinden ,yakalanmadım henüz ama yakaladım yine korkaklıkları ki nerede kaldı dr.nevzatın sözüm ona çıkmazları peki ya nermin! o masum mu hiç hemde,macide bir anda yokluğunu armağan etti ve hiç olmadığı kadar çok seviliyor şimdi kocası tarafından,biricik kocası şimdi o buğulu gözlerin ardında hiç olmadığı kadara,zavallılık kokuyor tek celsede korkaklık,sözüm ona kendinden kaçıyormuşlar ya aslında sadece kendilerini bırakamıyorlarmış,kendilerine aşıklar topluca, gerçekler karşısında,o yüceliği o erdemi gösteremiyorlamış ,yoksa bir yokluğun bu kıymeti ne ola ki ,hey gidi hey dr.nevzat... filhakika varmı böyle bir kelime yoksada boşver gül geç yine...şimdi günün bu saatlerinde şakalaşıyor gibiydim tüm geçitlerde ,öncem beni kovalıyor sonramı kenara çekiyor hakırıyordu avaz avaz...susuyordum yitik günler gemisinde bilmediğim bir ıssızlıkta kaybolmuş kürek çeker olmuştum ellerimin kış ayazında...üşüyordum bilmediğim arka sokaklarda içtiğim sarhoşluklar şaraptan değildi,biliyordum artık...
büyümüştüm...
şaşırmamayı anladığım anda açılan uçurumlara atladı güvdemin bir parçası,donuk ketum gözler,bakışımsız adımlarda ayaklarım yalancı gülüşlerin yakasından atlıyordum sabahların sonsuzluğuna...
-yo yo hayır!sonsuzluk artık yok!sonsuz olan şey sonun kendisi.
şehrin ortasında akan bir su kanalı vardı, cılız ve korkak,kışın kar yükli dallarını bekliyor kestanecilerin dumanı tüten sıcaklığını özler gibi gülüyordu,kaç gün geçmişti ki sahi kendi olmayalı,kaç zaman...
hatırlamıyordu...
sessizlik dedi,sessizlikler biriktirmek istiyorum,sarılmak sonra bir parça koklamak,tüm anlaşılamamalara tüm hani o göründük yüzlere serpmek taş tutmuş tüm kalpleri sonra sıcacık ısıtmak...
yeniden-yine...
tahmini 20 li yaşların beden ağırlığı vardı üzerimde ama ruhum bir tam yol almıştı sonrasında...
evet büyütülmüştüm...
gülüyor,şakalaşıyor,sonra yeniden gülüyordum kendimle,kahkaha gibi bir şey boğazımdan içeri yakıyordu,sığamıyordum sokaklara dar geliyordu bu iki yakalı şehir...
-oysa!
oysa en çok sevdiğim köşelerinde en güzeller saklı değilmiydi hep...
-peki ya şimdi!
suskunluğumu bile anlayamadığını anladığım o günden sonra göz yaşlarıydı rengim...nasıl anlatabilirsin ki suskunluğu bir insana...
nasıl anlatabilirdim!
kelimesizliğin gerçekliğini nasıl anlatabilirdim...o herşeye rağmen ve bunca şeye rağmen üstelik...ne tuhaf ne anlamsız kelimelerdi ama bana ne çok şey anlatıyorlardı oysa...
bir kahve molası vermek için dikkat etmeksizin girdiğim bir kent cafesinde karşılaştım,başı önde dalgın ve solgun bir hali vardı birazda ürkek...
yorgundu daha çok yılgın,ceketinin yan cebine sokuşturulmuş bir tomar kağıt parçası vardı ,günlerce cebinde dolaştırdığı ve de hırpalandığı apaçık belliydi…gözlerinin beyazı sarıya çalıyordu sol elinde hafif bir titreme,beni görmüş olmanın verdiği heyecanlar değildi söylese de inanmazdım zaten,ne acı insan inanmıyor oluyormuş yaşadıklarınca sonrasında görünen gerçeklere bile,bir fıkra gelirdi bu anlarda hep hatırıma muzip bir gülüş peşinden, kızgın bir çift iç geçirme hak etti o çoban diye ama ne gülebilecek ne de hak etti diyecek isteğim bile yoktu,
hak etmiş olsa bile…
sol yanında duvarda siyah beyaz fotoğraflar vardı sanırım ustalardan bir seçkiydi içlerinden birini tanıdım m.ribound/un bir çalışmasıydı…ve gölgesi vuruyordu adeta masanın üzerindeki yüzüne…
-nasılsın!
-…
bu suskunluğun ardı sandalyeyi sanki davet edilmişçesine cüretkar bir tavırla çekip oturdum…elim yüzümde parmaklarının ardındaki geçmişine bakakaldım,beraberinde geçmişime…ansızlığın bu insanın içini titreten üşümesine kapılmıştım,ne yapacağımı ne söyleyebileceğimi hem biliyor hemde bilmiyordum...tuhaf ama sadece hatırlamak istediklerimi çok büyük bir ustalıkla seçmişti yine kalbim,derin bir nefes aldım, ısrarla benden kaçırmaya çalıştığı bakışlarını aradım,gözlerindeki umursamazlığa o aynılığa o ketumluğa tahammülüm yoktu,
bakışlarıydı,
bakışlarının gölgesiydi dünümüz...
hikaye/ilk parça
...bulutların ansızın kıyıya vurupta, şehri dalgalandırdığı o günlerde korkaktı adımlarım,anlayamıyordum daha bilmiyordum yeni yetme kelimeleri,konuşmaya kelime bulsam bakmaya zamanım kalmaz sanıyordum,
yanılmışım...
şimdi geçmişin karşısına oturdum korkusuzca seyrediyorum,en çok güldüğüm anlar yine en çok güldüğü anlar,hani ince bir çizgide yürüyorken elleri iki yana açık havadan kopup gelen rüzgar tanelerini yakalamamız...bir küfür kıyametti vapurun o en son kıyıdan çekilişi hep,birde dumanına karışmış istanbul akşamları,köprü altından geçişlerin nedensiz tedirginliğine dolanırdı aceleciliğimiz,ellerinde balonlarla havalanan bir sevinçti sanki eski şehrin keşfettiğimiz sokakları sonra...
sonra
hani tandık gibiydik ya seninle hiç konuşmadığımız anlarda dahi bunu bile anlayamıyordum daha,sanıyordum ki konuşmak gerekiyordu...doğru benimkide şimdi gizli pişmanlıklar bulvarı...küçüklüğün bilememezlikleri...geç kalışları,çok erken sarılmaları bir sürü şeyleri işte...
gün hani aydınlanınca perdeleri çekip kenara en önce maviliği yakalama yarışı nerede kaldı,yada hani şu bildik avluların örtüsüne sarılışlarını izleme telaşımız,kaldı mı bir parça kızıllık gün bitiminde, bende yok, bilmiyorum ellerim hep cebimde...
filhakika varmı böyle bir kelime yoksada boşver gül geç yine...şimdi günün bu /
10/06/2008
rüya
sallanıyor iki yeni yetme çoğul
kaldığı yerden iz sürüyor koku
süreksiz sürek terki
kendin kaçıyor senden
topal ağaç gövdelerinde
bir şapka gölgesi
ince keman adımlarında
yapışkan küflü geçmişin
bir tutamlık süzgeci
derin izdüşümlerin rengi
bulanık atlas çırpıntısı
bir bakışımlık özlemin
kulak ardı kalp çarpıntıları
odalar dolusu çerçevelerde
uykunun en güzel sonbahar köşesi
kıyılar var sarı
mandallarla tutulu gökkuşağı
ve
kirpiklerin dumanlı gölgesi
uykuya uyak rüya seslenişi
bakışların açtığı yerde çoğaldı
hayırlara vesile olsun:
aydınlandı gün ,
yeniden/yine
erkenden…
9/12/2008
mola
gizli gün batımları,
pembeye sarılı uzun çarşı dolanışları
ve ‘selo’nun sohbeti
maviye karşı dizi dizi gecenin soğuğu
uzak ama yakın ülkenin dolu dolu hayalleri
anfitiyatro basamaklarında gizli mi gizli ruhlar ülkesi
başına buyruk tepeleri
tırmanan rengini bir gökyüzü
birde gülümseyen ayın şavkı
merdiveni dayasan çıkamayacağın yükseklikleri
elini uzatsan portakal çiçeği
kayrak taşları var
meydanında elinde çiçekleri
kıyısı var karşısında akdeniz
kendinden kurtulup sana kavuşan rüzgarı,
kısacası özgürlüğü var
özgürlüğü sunan…
özlediğim topraklara artık kavuşma vakti :)
9/11/2008
gül bakim
kelebek rüzgarları var akşamda dostrenkleri getiren
puslu mavilikleri ters yüz edip
kıyıları yakın eden ,
sonra
serseri adımların köşe başlarında
dumanı tüten izmarit ağaçları
keskin bu kokuyu sırtlamaktan korkan
her nedense kendine hep yabancı
mevsim gereği sonbahar
ama!
baharın sonu değil ya!
nar çiçeği akşamlar var
tanımadık sesler yankısında
bu en güzel eylül yankısında
dediğin gibi dost:bazen susar insan
diğerine
ama
aslında
önce
hep kendine
.
bazen
susmalı,
parça
parça
derin sessizlikler ardı
hep gün doğumları
bazen nefes alamaz insan
dalar gider sarhoşluk denizine
boy boy dalgalar
çeşit çeşit maviler
sonra!
bazen
bazen de
dururda bakar dost
aynalarla kaplı bir geçmişte
kırık aynalar düzlemine,
işte böyle dost
dediğin gibi:
konuşmaya kelime bulamaz insan
ve
romanlar hikayeler
faytonlara yüklü masallar
eski devirlerden ak akçeler
pul olur mektup zarflarına
9/06/2008
bu şehir geceleri ayrı bir güzel be blog,ayrı bir büyüleyici,sözsüz kalıyor insan her boğazdan geçişinde,söz duruyor.iki yana uzanmış yatıyor kıyılar, örtüsünü örtünmüş karanlık sessiz,gün kapaklanmış ellerine, keşke hiç uyanmasa huysuz kadın ,o hıza karışmasa, o aynılıklara, o nasılsalara,o acıtmalara, hep böyle büyüleyici hep böyle muazzam görünse...sihri varsa şu ışıkların ,peki büyücüsü kim...kim ola ki!
9/05/2008
sohbet bahane muhabbet şahane
9/04/2008
yaklaşık bir 10 dakikadır 88.20 iyi çalıyor,spikeri konuşmadan ,artı cızırdamadan ki bende bu radyoyu bir parça biliyorsam an itibari ile -bize ayrılan sürenin sonuna gelicez ve esen kalıcaz-
tepeler vardı ardını döndüğün ormanda
bir de bir mavi ispinoz ötüşü
tek göz bir kutuda,
uzaklara kürek çeken paçaların
siyahı aydınlatırdı her nedense
hep,her defasında.
puslu akşamların yaz güneşini kovalardı
avuçlarına doldurduğun en çok kızıllık,
yaka paça maviler dökülürdü
meşaleler alevi sıcağında,
son dördün dolmadan kendine
çobanyıldızı vururdu düşlerine.
şimdi bugünün içinden açılan pencereler
kırık camların dümenine perde çekmiş
son şarkıya dolanıyor
mendireğin yosunlu ayaklarında.
eylül akşamları var şehirde
tedirgin sokak üstü kaldırımlarında
sarmaşık batışları
ürkek üşümelere sarılı bir çift kanat
ve
birde gülhanenin sarı renkli çınarları,
bakışımsız dün gibi
sonbahar rüzgarları…
9/03/2008
ve işte huzurlarınızda :) beklenen yazı :)orcinal bu orcinal
yarın yok ki, sonra olsun…her gün var ,adı ilk gün, adı bugün…hissedilenlerde, yaşanılanlarda saklı daima…şiirler var dizi,dizi satırlar ardında…emeği var sevginin…yolun sonunu bilmeden yürümek var tek bir nefeste nefesin yettiğince…var olduğundan beri dünya gün doğumları, batımları var ufuk çizgisinde hala…önce var işte sadece bugünde…dünü varsa da bugünün…bugününde,bugün güneşi var havası var suyu var tozu toprağı var…dünü unutma demişti şair ama yaşayanın var ise onu sev demişti işte yine aynı şair…
çoğu zaman bir ağaca baktığımda doğanın büyüsüne hayran kalırım, aklım almaz hala çoğu şeyi…göremediğimiz toprak altından, köklerden başlayıp gökyüzüne uzanan kıvrımların incecik dalların ve yeşilin bin bir tonu maviye nasılda özlemle el sallar,muhteşem bir dal parçası öyle bir kıvrımla yol alır ki kendine değil değme sanatçıların soyutlamaları dersin,yerçekimini yer çekmez kıldırır hani sağlam bir gövdenin en büyük başkaldırısı,muhteşem bir leke dersin gökyüzü eskizinde vs…
bir ses duyarsın işte bunları düşünürken tamda usulca,
sessizliği bozmaktan korkan bir ses, huzur yüklü, sevgi yüklü …
"ne düşünüyorsun?" der -aynı haliyle-
hiç "sadece ağaca bakıyorum", dersin -aynı haliyle- ve minik bir gülümseyişle sıkıca sarılırsın ona iki elinle, o’da seni sarar sıkıca, gözlerini kapatırsın o huzur kokusunda…güvendesindir sevdiğinin yanında...hiç bitmesin istersin o an o huzur dağıyla…
justine’nin,clea’nın mektubunu yanıtlamamasının çok haklı bir nedeni var aslında anımsadığım,sonucu sunan bir neden…okumadım ben dörtlüyü justine’dan sonra,halada okumadım…biliyorsun aslında,
okumam doğru olmazdı çünkü……….
neyse
birde şu saatte gözkapaklarının ardındayken sen, oturduğun yerden hiç kımıldamadan yüze dayalı bir el’in desteğiyle, seni sessizce seyretmek saklı aslında özgürce...sana yakın, kendinden uzak…şimdide…şu anda işte...
günlerden kiraz olsun mu yine…
,geçmişten bugüneydi aslında bu not.
''böyle yazıları anamanşette görünce çok seviniyorum ben demişti'' birde sevgili krakercim 'dünde'....
ne denir siz söyleyin bu vatandaşlara,çirkinliklerine!yaşamları kopyalamak bu kadar basitse eğer ruhlarındaki bu çöpleri nasıl temizleyeceklerini bir zahmet düşünmeye başlasınlar...kabul bana bugün eğlence çıktı ama ,zarardalar kendilerine...
ve] o yazıdaki her kelimenin bir anlamı var malesef,imlasının bile,
flaş flaş flaş arak fail bulundu
ARAKLAMADA SON NOKTA !!!
http://yankihaber.com/author_article_detail.php?article_id=237
8/29/2008
velhasılı
:sanılmasını istediklerin...
hiçbir şey göründüğü gibi değil,görünenler yada görünmesini istediklerin kendisi gibi değil...hani uçurtmayı tutan el değilde, uçurtmanın kendisi olma isteği mesela...hani konuşuyorsun ama duyulmuyorsun mesela...hani koparken fırtınalar gülümsüyormuşsun gibi daima,aman bu söylediğim klişe gözüyaşlı palyaço resimleri değil hani kandırıldığın...hani sanmadıkların hep sandıkların/kayıtsızlıkların hep bir kayıt olmuş aslında...hani anlamadıkları hep anladıklarınsa,sonra unuttukların hatırladıklarınsa işte susuyorsun ya daima,sessizliğin bile göründüğü gibi sessiz değil aslında...
eksiliş
ince bir sızı ardı
gövdenin yere düşen dalları
ağaçlarından vazgeçmiş diyorlar
koca çınar
ilhan berk,
yakıyormuş isminin hecelerini
sessizliğin kimsesizliğine ait
balta yüklü gölgesi,
yer ormanında sahipsiz
bir iki sincap gölgesi
ve bir şiir evi
tütüyor ayrılığın ayrıksıznefesi
bir şair daha ayrılırken uzamından
dostları var öksüzlüğün sahipleri
babası gibi
doğruluyormuş şimdi
sonsuz dikimli gök ormanında
palamut neşesi
yeni şiir mısralarında.
8/28/2008
...
İlhan BERK
8/21/2008
a/forizma

hayatın içinde yaşanan şeyin adı: yaşamsa
yaşamı yaşar kılan ne peki!
yaşamın yaşarı ne peki!
neyi nasıl anlatacak ki yaşamın yaşamakta ki tadı:derdini/ hayata_______
8/19/2008
geri dönüşümsüz gün
kitap vitrini cam sarkıtların
temiz köşeleri var hala izlenilen
çapaklanmış ellerin piyano tuşları
soluklanıyor en erken
suya karışmadan az önce
kıyılarının dibinde
bir kıyamet ki
kalbin kadar
bileği burkan kristal geçmişin
ince belli bardak gölgesi
arnavut kaldırım dehlizleri gibi,
sakar düşlerinin çiçekleri
dinleniyor meşe fıçısı rengi
diz altı tekil buluşmalar
dirsek ardı çoğul dolaşmalar
ve masalar
masalarda hep kırmızı gövdeli akşamlar
ve masallar
masallarda
hep
karşılanmalar
uğurlayışlar var birde
siyah beyaz kartpostallardan
beyaz siyah sarılmalara,
bileti önceden alınmış
bir seyirlik masal karşılığında…
bizahiti, öğlen ,yürüyen merdiven iniş istikametindeyken ısrarla çıkış yapan müstesna bir kişilik gördüm,gördüm yani...başardı mı derseniz, azmin elinden evet hiç bir şey kurtulmuyor/muş. netekim...alkışlar...
8/18/2008
mavi

patikaların alnından süzülen mavi
mevsim icabı başrolde
yazın gölgesine sığınan akşamlar
ağır aksak şarkı renginde
denizin kıyıya vuran dalgası
kokusunu çekiyor en önce içine
derin solumaların ardı
taş gövdeleri
serin mi,serin
kalabalık adımların altında
eriyorken asfaltın rengi
şehrin keşmekeşliği
kuytu sokakların terinde gizli
düşlerin güneyinde
avlular var begonviller ardı
kirece bulalı ak pak taş sokakların
kayrak üstü kilim oturuşları
birde bir fincan kahve
demezler mi
mangal gibi yürek ateşinde
sonra günbatımları var
anfi basamaklarında sahnelenen
yüzyıllar öncesinden gizli bir ağıt gibi,
şiirlerin en güzel perdesinde
en güzel temsilin şiirinde,
akdenize kıyısı olan pencerelere
gözkırpıyor olmalı meisin kirpikleri
kendinden kopan bir rüzgar tanesinde
bordalayan rengin mavisinde…
8/15/2008
balık-ekmek-caz
bazen hayatımdan çıkardığım bir şey yada şeylerin tam ortasında buluyorum kendimi...nereden çıktınız ki demeye ramak kalmadan hemde kuşatılmış oluyor gibi oluyorum...tuhaf yani...velhasılı demem o ki bu akşam s.köse ve önder focan saat 20 itibari ile yarın akşamda jam session yine saat 20 itibari ile bebek parkında dinlemek isteyen sevenlerini beklerler efendim,balık-ekmek-caz başlığı/ istanbul 2010 avrupa kültür başkenti ağırlığıyla...
öğle durumları/olimpiyat meseleleri-hafta sonu kuşağı
sabahın saat 8 inde gülle değil ama ona benzer şimdi adını anımsayamadığım bir spor etkinliğini izlerken etkinlikten ziyade sporcuların yüz ifadeleri daha ilginçti,incelemeye değer takdire şayan o kadar pes yani...başarısız olduğunu düşünenlerde bir burukluk bir tuhaf üzüntülü haller olsada esas iyi derece elde edenler,ki işi bozan zaten onlar,böyle dereceler elde etmeseler hoş kimse üzülmeyecek herşey güllük gülistanlık seyri sefer eyleyecek ama arkadaşlar sevinç ve mutluluktan da uzak getirin parçalayacağım öldüreceğim modundaydılar dereceler sonrası,bir savaş boyaları eksikti suratlarında birde çalılar etrafta...neyse,neyse ve yine neyse malum insan evladı işte ayağı tökezleyip sanırsam ki hırsın içine kapaklanmış
okuyacak gazete bulamıyorum artık, radikal tuhaflaştı ,tarafa ben tutunamadım-bir kaç isim yinede var ama teselli-,birgün ıııı eskisi gibi değil...dünyanın tüm seslerine tüm titreşimlerine tüm renklerine açığız ama şu gazete okuma konusunda malesef kapalı ve tek yönlüyüz işte...
k iyi ,okuması çok keyifli hoş bir edebiyat dergisi...şiddetle tavsiye olunur...
unutmadan arda arda 4 yüzme yarışını seyrettim, 4ünüde abd kazandı, tebrik eder 4x4 için 40 kere maşallah deriz efem
sonra ,hava çok sıcak hemde feci,eylül bir an önce gel ve gitme ve bitme
öncesinde ,elimdeki bu projenin acilen bitmesi şart,ama haftanın yorgunluğu çıktımı çıkıyor şu anda gelde bunu şefine anlat, tabi,oldu ,şöyle buyurmazsınız
'turgut uyar' bu aralar sebepli sebepsiz, nedensiz nedenli, sende kendimi kendimde seni buluyor gibiyim,kaleminize sağlık efendim...
istiklal kitabevinde yok,megavizyona bakmadım ama muhtemelen yok,mephistoda yok,lalede yok,yok yok kardeşim nedir bu cd lerin hali sözbirliği etmişçesine yok oluyor ve varoluyorlar aynı anda
abracadabra anladığınız değil anlamadığınız anlamda,arnavutköy iskelesinde d.erbayın işlettiği süper keyifli ötesi ,süper keyifli öte manzaraya sahip, süper keyifli huzur verici velhasılı süper mekan yani...
şimdi rilke demiş ki-hayatın her duruma hakkı vardır- her gün insan bu sözü kendine niye söyler ki sahi...demiş iyi demişde ,sustum ,neyse...
ve piyale madra...muhteşem kadın...
8/13/2008
kaldırım mühendisliği etc.
kaldırım mühendisliği kesinlikle bir bilim ve ilim olmalı ,olmalı olmalı ve de olmalıdır,yerel yönetimlerde istihdam edilmeli ihtimamla kollanmalıdır,bir kenti kent yapan en nadide unsurlardır,kaldırım deyip geçmemek lazım...cihangir kaldırımları ,habitat sonrası herhalde bu kentin yaşadığı çin işkencesinin uzatmalarına kaldı ki cadde-i kebir(-haşmetbaamım ya:-) bile bu kadar ızdırap çekmemiştir...geçtik
boncuk istiklalin benim için anlamlarından biri,müdavimi olduğu sokak aksanatın karşısındaki meşelik sokak,enfes bir şey harikulade bir köpek...muhakkak gözucuyla olsada çıkarken yada inerken bakarım bakarım ona...durduk
8/12/2008
hım
el ilanı niyetine blog ilanı:
saatler 14.59 u gösterirken radyoda çalan şu bilmediğim bu parçayı, -duyan bilen gören- varsa, insanlık namına bu ritimlerin kime ait olduğunu ,lütfen en yakın karakola bildirsin...şimdilik hükümsüzdür...radyoya günlük soru sorma hakkımı tamamladığımdan bilahare rahatsızlık veremiyorum malesef...
geveze gün devamında
ibb şehir tiyatroları beyoğlu sahnesi yarışması kolokyumu’na hararetli tartışmalar damgasını vurdu
değil vurmuş ki şu yarışmalardan birinden -eksik kalırda hani- katılmadan gidersem kesin gözüm açık gidecek...bugün yanlış hava ve tabi ki yanlış elbise...ne kadar rüzgar o kadar no dress ammavelakin düşündümde düşündüm sonra kıvamında,yanlış gün yanlış yer, yanlış zaman yanlış bişey, yanlış yıl hepten yanlış yüzyıl işte devamında şu benim zavallı şeytan hep sakat hep topal ,şunun bacağını şöyle bir layıkıyla kıramadım gitti...ızdırabı büyük olmalı...hım kötümüyüm neyim...
can sıkıntısı ve can sıkıntısı kabuğu
öğlen oldu çıkıp biraz yürümeli...rusya devlet başkanının insanlık namına verdiği bu kararı düşünmeli sevinmeli ve gündüz vassafın pazar yazısının haklılığını da tekrardan anımsamalı....
la cantine
kaş o kadar çok özledim ki seni...az kaldı

sabahın bu saatinde tonlarca söyleyecek şey nasıl buluyor insan,
başkasına değil ama en direk kendime,yine...
geçtim her şeyi velhasılı şurayı görmemiş olsak hani bir nebze diyeceğim - yok yani bu güzide mekanın diğer mekanlardan en ufak farkı hatta fazlası bile olabilir!- hadi onuda boşverdim dünya küçük mü küçük,pek küçük hemde, kısacası claude challe iyi çalıyorsun herşeye rağmen şimdi...daha az sigara içmeye çalış ve sık sık gel olur mu...belli mi olur...
8/11/2008
aborda

elleri yakın bulutların sabahı
uzansam parmak uçlarımda
göğü çekeceğim gri iplerinden,
sökülecek iplik iplik
perdeleri açılacak
sanki uçurtmanın
damlaları dansına
kent şehrinde dalgın
köşebaşlarının yorgun büfecileri
gazeteye sarmadan veriyor
koltuk altı düşlerini
kalabalık sokakların tenhalığını adımlıyor
en erkenden gün
mevsim dişleri bileylenmiş gibi
kendine saklı güneşin kollarına,
ufuk düşmeden daha kıyılarına
yol alıyor sırtında yüküyle
adımların hayat çizgesi
dilinde ıslık tadındayken şarkısının rengi
uzak kıtalarda
kıyı iskarçalarında
yaşanıyor olmalı
abordanın sarı sevinci,
gözünden düşerken tamda
kirpiklerinin sesi…
mahmud derviş :(
ey tanınmayan ahmed
8/08/2008
kenara geç

d
a
l
i geliyormuş kenara geçelim...
müze önündeki kuyruğu düşünmek bile istemiyorum 1 ay evvelinden
ki ilginç, böyle bir adam nasıl faşist söylemleri olan partilere karşı sempati duyabilir ki...ilginç yani...
dalgıç kıyafetiyle gittiği konferanstan daha ilginç bir durum,
tabi bence.
bide bu resim bir 'krakerkelebeğine' hediye:)
?nasıl
sabah
8/06/2008
16:00
akşamın rengine hazırlanıyorken şehir
ne tasa ne gam
çatıdaki martıya,
kanat vuruşunun gölgesi düşüyorken yere
aynılığında insan,
adımlarıyla
bulutların püsküllerine asılı
saçak saçak çocuk düşlerin
pamuk şekerinin renginde
kendine gülümseyişin
cephesine doğruluyorken ağaçlar gövdeleriyle
akdeniz heykelinin rengi
şiir ve hikaye aralığında,
nehrin sularına dökülüyorken surlar
kırık günün geçitlerinde çengiler
volta atıyor lodos dilinde ıslığıyla
ağustosta haziranın sesi
şairinin de dediği gibi
anımsayış gölgesi
gökyüzüne uzanmış çocuk dalların
8/05/2008
bir orta yol tutturduk gidiyoruz ama nereye
8/02/2008
kaçıranlar ve de

....................................................
asmalımescit ne diyim ki sana açılıyor önüme sanki ece ayhanın akdenizi,seriliyor dalgalar ,o uzun çarşı yürüyüşleri,buram buram akdenizin kucak dolusu kokusu.......
..............
.....
op/ya şimdi ne oldu ben anlamadım yada anladım yada kafam karıştı yada yoksa yoksa yoksa tanrım bizi zorla yeşilaycımı yapmaya çalışıyorlarkim, dont smoking in önde giden bayrakçısıykende üstelik:)kapı önüne koyup şimdi yeniden içerimi alınıyoruz olay nedir ne değildir:)şu durum bir aydınlansa hazırda aydınlanma çağındayken şu nadide yüzyılda....
................................
.......
şşşş çok konuştun sus ben
............
..............................
bu arada
http://cafefernando.com/turkce/?p=130
süper/ süper ötesi /bol iştah açıcı bir yer bir gözatın usulca........
..................................................
.............................
galatasarayı geçiyorsun ,sağa doğru yanaşıyorsun 2. değil 3. pasajın girişinde dur burada yolcu! içeri girip arkadaki kafa dinleme avlusunda oturup kafanı dinliyorsun,çay içiyorsun,uğultu dışarıdan akıyor mu akıyor sular seller gibi hemde
...............
..........................
büyük harfle yazmalı
SEVGİ ÖZDAMAR
ne harikulade ne şahane bir insan bir insan ve bir insan...büyük bir yürek usta bir sanatçı öncesi benim için...ECE AYHAN için yazdığı ''Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur'' adlı kitap nasıl derler insanın yüzüne kapıları çarpıyor mu çarpıyor...tekrar tekrar okumalı ,başucu kitabı olarak her daim başucunda tutmalı....
unutmadan
akdeniz demişken:
AKDENİZ PENCERELERİ
Açın pencereleri açın
akdeniz'de sabah oluyor
küçük harfli musa hep böyle gökyüzünde
Kıvanç duyuyorum bu akçalı güneşten
çürümüş bankalar borsalar
birazdan açılacak yeryüzüne
ayaklarımız altında kezlerce deniz çayımızı içerken
On beş kuruş uzattı seninki
on beş kuruş bir gazete
aydınlık yüzlü bir kadn bize sesleniyor
birdendire
Akdeniz akdeniz'de çay içerken yaratılıyor
şu bizim dev dudaklı
ve küçük harfli musa için
açın pencereleri açın.
Ece Ayhan
ece ayhan demişken eline ne geçtiyse bir dönem denize atmış ,budur dedim olay,dökmüş bir bir tüm saçmalıkları, keşke bende de aynı cesaret olsa,keşke...
rahat uyu olur mu yıldızlarında,
rahat uyu şiir adam.




















