2/26/2008

tanrım.bana tüm bu nahoş şeyleri,fakirliği,utancı gönderebilirdin,utkularımın ganimetlerinden elde ettiklerimi.bir harabe ,bir yalan alemi yapabilirdin...ben de keder ve utanc..................






enfesti
en fes
kalbinize sağlık,
ruhum sesinize aktı gitti.....

2/25/2008

sarmısaklasak da mı saklasak

m. faithfull konserine bilet var seç beğen al modelinde hemde 3 gün,
ammavelakin buralarda olmama ihtimalim var önceden bilet alsak bir türlü almasak bir türlü şimdi...bu cephe böyle olmaz olamaz tikkat nayır ve de hayır,rahat hazır ol...acıktım ravioli yiyip mide spazmı geçirmek istiyorum yine her ne hikmetse...oxigen uzun zamandır hep aynısın...h.cibran okumalı bir kadehle birlikte...bahar geldi hoş geldi...ayrıca sevgili blog, bu beni ne yapmalı bilmiyorum,muamma...siyah bir yüzük arıyorum başparmağım için 27 sinde uğrayacağım atölyeye...ne diye otomatik ödeme talimatı vermiyorsam yine fatura ödemeyi unuttum...bakushilerin sıradışı hayatısı tam anlamıyla fevkaladenin fevkinde çin işkencesiydi kendime ait olan türkiye rekorunuda ilk 5 dk.da,
salonda birilerinin ayaklarına basmak ve birilerininde içlerinde şahsıma ettikleri en direk küfürleri üstlenebilme cesaretini göstermek kaydıyla terk-ı endam ettim ki gözlerim yaşardı pek bir gururlandım kendimle böle böle blogcum.....

olmalıydı

the ahn trio, üst katta denize karşı olmalıydı ist.modern
pazar güneşin süperdi ammavelakin mantar daha fazla olmalıydı sandv. te lucca
afm bu sene böyle olmamalıydı
filmler zamanında başlamalı
ışıklar çıkışlarda yanmalıydı

ve jose cura ile
kulakların pasını silmeye gitmeye ,
az kaldı


2/22/2008

insanlar özgür olmalı,en temelde nasılsa öyle olmalı...hür,bağımsız ve 'kendince' ve düşündüklerince ve ve ve işte...insanlara bir şeyler söylemekten sıkılıyorum, çok hemde,müdahaleci olmak kontrol ediyormuş gibi olmak çok sıkıcı,üstelik kasti yanlıştasalar hemde daha çok...herkes birey dimş,bir bi r e y...
çok rica ediyorum kimse kimseyi aptal yerine koymasın...her şeyin farkında olarak hiç bir şeyin farkında değilmişçesine yaşamak zaten yeterince ağır ve incitici...
çok rica ediyorum en azından kendimize saygımızı yitirmeyelim ,başkasını aptal yerine koymuşuz gayri samimi davranmışız hoş mu şimdi peki!
nerede insanın kendine dürüstlüğü

biraz samimiyet
bir parça saygı
bir parça insanın önce kendisine dürüstlüğü sanırım
erdem yani erdem
kaldı ki filozofça bilgelik, insana yakışan budur çünkü...bilgelik ve gereği ve değer

insanları olduğu gibi kabullendiğiniz için büyümeyin sakın ,çok ağır çünkü yükü kendi omuzlarınıza

2/21/2008

...di



muhtemelem güzel ve ilginç ve keyifli bir sergi
di...

işte bu an

breakfast on the morning tram, işte tam 0.59 daki o tını süper mi süper.....güzel şarkı lodosa rağmen,güneşte var şantiyedeki gürültüye rağmen

2/19/2008






bu cd de bir şey var ama ne var bilmiyorum beni çok derinden yakalayan...
yalnız 8.parça
başka bambaşka
çok ayrı
onuda bilmiyorum

yinede

yinede
bir yere gitme...
iyi ol ,ama yinede varol ,sağol
olur mu
çünkü tahammülüm yok
dünyadaki kötülüklere,
değerlerini savunan
inandıkları uğruna savaşan dürüst insanları görmek
en azından güç veriyor bu dünyada insana
beni tanımasanda varlığımdan bihaber olsanda şu dünyanın diğer ucundan biri senin iyi olmanı diliyor...

gün aydın

gün aydın hayat her ne için varsan her ne için var oluyorsan

2/18/2008

bir nev-i ş............

yürümeli:ayakları şöyle vura vura düşmeden korkmadan ıslanmadan pat pat,yürüdüm yürüdüm çocuklar gibi.........
dinlemeli:m.molina nasıl iyi geldin nasıl güzel yakıştın şu beyazlığın neşesine......
içmeli:b.
çikolatalı mocha ext. hot elde sokakta......
yemeli:sıcacık mı sıcacık minestro bir çorba dumanı tüten.......
dolaşmalı:dağ tepe
dümdüz.........
seyretmeli:her ne istyorsak
almalı:tooooopshoooooptan
ve
sevmeli

bol tel şehriyeli

tel şehriyeli çorba
patates kızartması ki hayatın anlamı
spagetti dikkatimi çekerim tel şehriye ile akraba
ve can alıcı nokta
beyaz çikolatalı sufle değil tabi ki ,kadayıf tatlısı yakinen tel şehriye ile kendileri akraba olur
teş tel ve tel şehirye olayı buram buram
bunları hiç üşenmeden seçip mönü teşkişl eden böylesi birilerine teşekkür eder onlar adına kendime afiyet olsun der yine bekleriz deriz

...gündüz düşlerinin sahibi bir aydınlıkta bir kadın şarkısıydı,bilinmeyen dilde...önüne kattığı adımların gölgesini savuşturmaktan hiçbir zaman korkmazdı,zamanın geçkinliğindende...kesik uçlu eldivenin parmak uçları sallanıyordu cebinden dışarı ve bir türlü adını doğru söylemekten emin olamadığı bir şişe kanyak ile...tüm yazarlar neden aynı şekilde bakıyorduysa bu mavi gözlü adamda ona tanıdık bakıyordu şu anında...sanki onu tanıyordu...adı konulmamış bir oyundu bu...adam duruyor kadın ona yürüyor kadın duruyor adam ona koşuyordu...sauranın filminin açılış sahnesi gibiydi ilk karşılaşmaları,kaçak ve ani bakışların rengini onlar dahil çevrelerindeki herkeste fark etmişti...onu ilk gördüğünde aklından ne geçmişti bilmiyordu ama şimdi her gördüğünde heyecanlandığı aşikardı,çocuk gibi oluyordu en son kapının ardına saklandığı duruşundan ona bakan gözlerini hediye bırakmıştı.aşk olabilir miydi bu...tanımlayamadığı kocaman bir şeyin içinden henüz çıkmaya çalışan kız korkuyordu bellide ediyordu üstelik...bu hali korkutuyormuydu adamı bilmiyordu ama ürküttüğü kesindi...kısa bir yürüyüşün, uzun koridorunda ona bakan gözlerini yakaladı yine çakmak çakmak...utandı kız kendine çekildi...bir fincanın çeperinde kim aşağı korkusuzca bakabilecek oyunu oynuyorlardı.sanki...umarsız ve az biraz serseri adımlarına henüz yeni kavuşmuşken bağlanmaktan bu defa artık korkuyordu,özgürlüğünü kazanmaya çalışıyordu hala,yeşil montunu giyip boynuna sımsıkı sardığı atkısıyla uyandığı sabahta beyaza karışmış kentin kucağına koştu ayakları su çekene elleri üşüyene kadar...içine bir kaç damla kanyak karıştırılmış sıcak bir kahve donmaya yüz tutmuş ellerini ve kimbilir belki kalbini de ona geri verebilirdi...cam ardından seyre daldığı şehrin görüntüsünde ona böylesi tanıdık bakan adamın maviliğini hatırladı ,proust aklına geldi,yinede korkuyordu...bu kadar kısa sürede, bu adamı düşünmeye başlamak üstelik bir heyecanla
bu ne dedi allahım
bu ne

2/17/2008



sadakat aşka aitse sadakatsizlikte aşksızlıga.dogru.cok dogru a.ümıt ask k6peklestıremıyorsa ınsanı ask degıldır kı.

2/15/2008

sadece hissetmek

emin değilim...hiç hemde...sadece uzun uzun bakıyorum sessizce ve düşünüyorum...düşünüyorum...

hislerimle değil aklımla malesef

düşünüyorum,bir güvensizlik denizine düşmüş gibiyim,sadece hissetmek ve düşünmemek istiyorken oysa...hissederek düşünmemek ne güzel birşey oysa

2/13/2008

she would't have believed me
yazıyor o duvarda

2/12/2008

biraz ciddiyeT

hayatta olabilecek
hiç bir şeyin
şaşırtmayacağı
bir
yerdeyim





peki ben buraya nasıl geldim soru işareti

2/11/2008

iyi müzik


iyi müzik:iyi çaldılar,çok çok iyi ayakta alkışlanacak kadar keşke babylonda olsaydınız daha çok yakışırdı gibi sanki
iyi dans:milonga, enfesti seyretmesi şimdi
iyi yemek:keçi peynirsiz ispanyol salata:)bilmem sevemedim şu keçi peyniri bab. lou. duyurulur
iyi şarap:güzel bir kadeh kırmızı caberne house da...

2/07/2008

sabah sabah 5



etrafımda bu kadar ilkeli,kurallı ve işini fazlasıyla düzgün yapan insan görmekten aşırı sıkıldım!!!herkes kendi işine baksın bu bir ve herkes kendi işine baksın buda iki...anlaştık mı...brekfeast on the morning tram güzel cd seni 3...süper bir elbise gördüm ve dayanamadım yine aldım bu dört...
/kanyak/içmek yada -konyak- içmek istiyorum bu ara sadece,
buda
evet 5

2/04/2008


kapağında istanbul olan cd

pazartesi


notaları,


özgürlüğe özgürce

2/01/2008

en
sevdiğim
gün
oldu
........
birde
birde
toplantıya
hep
geç
kalışların

1/29/2008

his

latin bakışına saklı ezginin sarı saçlarında
notanın son ayağında bir balerin
ne yapacağını bilmez bir kız duruşunda
karşılaşma karşı karşıya
an meselesi mi
mavinin keskinliğinden korkma
korkma bu defa
bu defa kaçma sen
ürkeklik kol gezsede
kaçma
korkmadan
4 harften

.-

o kadar incitici ki hayat o kadar hemde biri bana beni anlatıyor kendinden korkmadan çok /

k

ı

r

ı

cı.-

1/28/2008







1900...............

-küçük şeyler için-de sen çizgi çizebilir misin


peki sen
bunca güzel çizginin sahibi sen,
küçük bir çizgi çizebilir misin
sade, net
ama küçük bir çizgi güzel adam!
bu hayattaki
büyük şeyleri utandırırcasına
küçük bir çizgi,
baş döndüren dağların heybetini
okyanusların iç kabartan derinliklerini
bir nefesten çıkan buharı
bir çakıltaşının köşelerini
resmin tuale düşmüş halini
şairin hecelerini
bulutun el sallayan halini
''anna''nın yankısını
bu evrenin gerçek sahiplerini
ve sonra
kalbin derinliklerini
çizebilir misin sahi güzel adam!
anlatabilir misin
küçük bir çizgide
bize
unuttuklarımızı
hatıralarımızda
.
.
.
'peter zumthor' için

-küçük şeyler için-de dans edebilir misin



gözlerimin önünde bir rüya geçmekte
ardında bir peri, pabuçları sürüklemekte

göz sahanlığında yuvalanıyor ’üvercinka’ lar
sıcaklığı kaçmış güz bahçesinde
serseri adımların nidalarına
yönsüz doluyor artık sular

anlayamadıklarımın bulutu geçiyor uzaklardan
tek celsede ruh yargılanıyor
tanıklığının gölgesine üşüşüyor yabancılar
parçalanıyor tuşlar kendi sözlerine
yurt savruluyor ellerimden şimdi
dökülüyor köşeleri şehrin
küflü sandukaların masal kokuları
dağınık sabahların önsözü gibi,

güzel kadın!
küçük şeyler için dans edebilir misin
küçük notalarla
küçük seslerin üzerinde
küçük adımlarla,
yıldızlara sarılı düşlerim var
zarif peri kanatlarında,
uçuşan adımlarının gölgesinde
ve samimiyetin kesiksiz nefesinde,
elleri iki yana uzanmış mavilik gibi
ormanlar çoğalıyor dallarından
yuvalanıyor mor kuşlar
ve bir zeytin tanesi
aydınlık kadar yeşilin müjdecisi

su damlası nedir desem
anlatabilir misin güzel kadın!
tek adımda usulsa
sessizliğin çelengi gibi şşş,
bir dalganın koynundaki heceyi
bitmeyen tangonun lirik sesini,
sur dibine sotelenmiş şarapçının
elleri ardındaki bozuk para sesini
ve vuruyorken soğuk kirpiklerine
buharından çıkan yüzünün kirini,
bank kaçkını gececinin
sokağa düşmüş dizlerini,
sırtına yüklediği gündüzün
dinmeyen kalp çarpıntısını,
birde aşk var dimi
aşkın tek hecesini
anlatabilir misin sahi güzel kadın!

yağmur çalarken gökyüzünde
yeryüzüne vuran şimdi bu en güzel sen
adımların çukurları ne kadarda derin
bak doluyor güzel kadın!
her bir adımında hep bir -tane- sen
çoğalıyor gün yüzlü tomurcuk

hoyratlıklar ve aldatmacalar ve kandırmalar
ve senin bilmediğin
kötülük dolu kör kuyular
şavkı vurmadan daha son dördüne
adımların ilk dördünde ağardılar

bulutların ardında yıldızlar var dimi
peki neden görünmüyorlar şimdi
yoksa
yoksa onlarında mı kalbini kırdı biri
ışığına küstürdü,
yağmur ıslatmaz ki ama hem
sakınmasınlar n’olur kendilerini güzel kadın!
ıslatmaya kıyamaz yağmur
yıldızların yere düşen ışık izlerini,

kıyıya vuran dalgaların getirdiği bir kitap var düşlerimde şimdi
sayfalarında mürekkebi kağıda karışmış mavi kelimeler,yitik,
her bir sayfa elimde parçalanıyor iplik, iplik,

güzel kadın! dans edebilir misin bu kitabın sayfalarında
sesi sonsuzlukta artık

''zeynep tanbay'' için

1/27/2008

2 an aynı [ ]







1/24/2008

_______iy ica zne




sızı


“Ellerin dert görmesin Uğur Mumcu!
Sakıncalı Piyade’yi yazdığın için, eline sağlık, ağzına sağlık, canına sağlık.
Kendi yazdıklarıma gülemem.
Ama senin yazdıklarını gülerek okudum.
‘Acı acı gülmek’ deyimi vardır ya,
işte öyle acı acı güldüm.”
Aziz Nesin
.
.
.
.
.
.
.
edebiyat dersiydi ,bengisu hanım karşımdaydı, zaman hatırladığım bu saatti.

1/21/2008

aynı yalınlıkla ölmek isterim
kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
mum yerine yıldızlar parlasın üstümde
yeryüzü uzansın altımda sessiz.

ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.

José Marti / çeviri: Ataol Behramoğlu

1/20/2008

21 gr=5 adet bozuk para ağırlığı 5 kare

asrhso........


26112007


detay


ozgurluk


müzik




1/18/2008

nefes alma vakti var mı ,hayatın
peki ya zaman
zamanı var mı hayatın
yıkıldı tüm kuleler
babilde

1/17/2008

iyi ki filmlerin varmış


iyi ki sende var olmuşsun bir zamanlar bu dünyada olağanüstü zerafetinle,biliyor musun artık insanlar insanları incitmekten korkmuyor hiç korkmuyorlar hemde...hiç...kendilerinden bile korkmuyorlar...

1/15/2008

kendini biliş

''kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sirrini sessizce bilir.ancak kulaklariniz, kalbinizin bilgisini isitmek için deli olur.düsüncelerinizde daima bildiginizi, kelimelerde de bileceksiniz.rüyalarinizin çiplak bedenine parmaklarinizla dokunabileceksiniz.ve böyle de olmasi gerekir.ruhunuzun sakli kaynagi yükselmeli ve çagildayarak denize dogru kosmali;ve o zaman, sonsuz derinliginizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tarti aramayinve bilginizin derinligini degnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayin.
çünkü kisi, ölçüsüz ve sinirsiz bir deniz gibidir.
tek dogruyu buldum degil, bir dogruyu buldum deyin.ruha giden yolu buldum degil,kendi yolumda yürürken ruhu buldum deyin.çünkü ruh, her yolda yürür.ruh ne bir çizgi üzerinde yürür,ne de bir kamis gibi dümdüz büyür.

ruh, sayisiz taç yapraklari olan bir lotus çiçegi gibi açilir.''

h.c'dan

1/13/2008

abdal mı aptal mı

abdala mı malum oluyor yoksa aptala mı...ne diyorsun günlük, bu benimki hangisi...
tek bir harf farklı dimi, tek bir harfte saklı koca anlam o kooocaman yol çizgisi....tek bir harf ,neyse ben biliyorum yine kendi cevabımı ya ,biliyorum her zamanki gibi

1/11/2008

-ayrılık düşünsel dünyalarda oluncada kaçınılmazdı- dedi kendine kapıyı açmak için uzattığı kolunun desteğiyle,parça cümleler parça bakışlar dökülüyordu ellerinden,gürültünün ortasında yürüyordu,boy aynasına çarpan o terzi elinden fırlayan şu makasın kestiği kumaş parçaları dağılmıştı heryere iplik iplik iplik son teyelde,ayrılık şairin dediğiydi belki ama ,ayrılık düşünsel boyutta oluncada dedi cevabını bilir kendine acı bir gülümseyişte
usulca başını salladı kabullenir,festivalin tekinde dayanamadığı o filmi hatırladı,sinemadan aniden çıkışını ve gidişini...sokakta yürür bulduğu kendine soruyordu ona karşı en zaafkar tarafını bulmuştu değil aslında ,biliyordu zaten ki o da biliyordu sanırım...onun için hep endişeleniyordu işte,her an, tıpkı bir anne gibi ,en kötüsüydü aslında onun için, hiç sevgili gibi hissedememişken üstelik,sevgilisi gibi değil yada bir kadın gibi değil ama bir anne gibi hissediyordu kendini çoğu anda,ne acı dedi kendine,ne acı ,aşk adına...ona yinede kızamıyordu işte,kıyamadığıydı çünkü,ışığı dolunaydı

1/08/2008

gün doğuyordu taç yapraklarına,küflü gecenin önsözünü yazıyordu bilinmeyen

1/01/2008

e.ayhana soru

yazdıklarını yaşıyormuş

yaşadığını yazıyormuş şairin kalemi
galatada olta ucunda mürekkep sallanıyor
kovada can veriyor bir elin ruhu
urganın misinaları çözülüyor tek tek
gören yok
duyan yok
topal bir gölge seçkisinde
vapur sesi çekildi şimdi sarayburnuna
çayın dumanı kırmızı

sahi

'akdeniz akdeniz'de çay içerken mi yaratılıyor'

yanıt yok

12/31/2007


yürüyen merdivenin sevimsiz metalliğiyle karşılaşmaktan dolayı yüzü ekşimişti,koşar adım çıktığı metronun art-nouveu saçakları bile harekete geçirmemişti yüzündeki kıvrımları,oysaki ne güzel kıvrımlardı onlar...geçkin adımlarla yürüdü yol boyu yüksek duvarların hükümdarlığında,ardı bir mezarlıktı şehrin ortasında şehre ait ,bir yahudi mezarlığıydı,nihayetinde insanların ruhları bir aradaydı...bir kaç görevli hummalı bir çalışmayla ara yolları süpürüyor,biriside sürekli su kabına daldırdığı bir bezle anlayamadığım bir şey yapıyordu...bir anda kendimi sanki duvara asılı kalmış küçük bir kız çocuğu meraklılığında hissettim içimde hafif bir ürperti vardı,bir parçada üzüntü,buradaki tüm insanların neler yaşadıklarını neler hissettiklerini düşündüm,mezartaşlarındaki tarihlere bakmamaya çalışarak,bilmem hep korkardım o tarihlerden...bir anda tüm bu düşüncelerden sıyrılarak onu hatırladım az önce gözlerimin önünde olan kişiyi,bir telaşla asılı olduğum o duvardan düşüncelerimle birlikte atlayarak büyümüş kız halimle kalabalığa karıştım...neredeydi acaba...aynı yöne yürümeye söz vermişçesine atılan adımların sesleri uğultu olmuştu artık şehirde,kalabalık çok kalabalıktı kaldırımlar,sürekli insanların enselerine çarpmaktan sıkıldığımı hissettiğim anda ,sağa ilk sokağa saptım nereye çıkacağını bilmeden,bazen bu korkusuzluğumdan korkuyordum sonraları düşündükçe...her zamanki gibi kafam yukarıda yürümeye başaldım, rönesanstan bir hayli payını almış iki tarafıda yüksek binaların gölgelediği bu sokakta bir parçada nefes alabilmiştim neyse ki...sanki farklı bir zamanda gibiydim ama sırtımı dönüp baktığımda ardımdaki insanları o caddeyi görebiliyordum,oradan gelmiş oradan bu sokağa girmiştim,uğultusunu duyabiliyordum şehrin üstelik,ama burası,burası çok farklıydı sanki görünmez bir yerdi ,saatime baktım öğlendi,takvim aynıydı,gün aynıydı ama burası çok farklıydı...biraz daha yürümeye başladım,kesme taş duvarların işçiliği büyüleyiciydi,demir bir kapının önünde durup göz hizamdaki boşluktan arka avluya baktım

12/28/2007

noname

kırıl/-
gan bir güneşin mavi ışığı düşmüştü ellerime.yürüyordum sahil boyu,ayaklarımda sarı bir bulamaç izi.uçurumlardan uçurumlara atlayan kayıtsız varlıkların gölgesi gibi hissediyordum gökyüzünü,sıkılıyordum bu halinden.ricalı konuşmaların ardında saçları saklıydı,aynı şarkının sözünü dinlemediğimi farkettiği bir anda seslendi .sırtım dönüktü.elimi cebime attım o anda.neyseki oradaydı.elimi sardı kırılgan güneş mavi ışığıyla.

elimi sımsıkı sardı kırılgan mavi güneş ışığıyla.


yakalarını kaldırdığım paltomun izinde gölge boyu yürüdük zeminde.elim hep cebimde.sonra,sonra hani şu pamuk şekerine tutunup havalanalım mı dedi.olur dedim buruk bir gülümseyişle.yinede olur dedim.üzülme dedi usulca birazcık daha parladı,birazcık daha benim için ışığını arttırdı arttırdı.arttırdı.biliyordum her ışığı arttığında kendinden kaybediyordu benim için bir şeyleri,benim için kendini feda ediyordu.sımsıkı tuttum elimin içinde,lütfen dedim,lütfen.


çok yorulmuştu birden avucumun içine serildi ışığıyla,bir damla düştü gökyüzünden sadece onun yüzüne,mucize mucize gibi bir şeydi bu ,mucizeydi bu


12/20/2007

sabrina


sabrina


seni seyrettim şimdi yine

kalbinin güzelliğini seyrettim yine

tüm gerçekliğini
neyse ki sen gerçekten sevildin
bir film olsanda
bir kurgu olsanda


12/18/2007

beyaz yeleleri olan bir buluttu bakışları, uğurböceği kanatları düşmüştü ellerine...dizlerimin üzerine çöktüğümü ve bu manzara karşısında çok ağladığımı anımsıyorum…sokağın köşesindeki sarnıca parmaklarıyla asılmış içeri bakmaya çalışan meraklı bir kızın küçüklüğünü ardımda bırakıp, cebime soktuğum ellerimle daha hızlı yürüdüm sonra…
keskin buhar izleri çıkıyordu nefesimden,cam gibi bir şey kesiyordu ellerimi,parmaklarımın ucu uyuşmaya başlamıştı ve karanlığın gölgesi çöküyordu şehre,akşam oluyordu yine,narçiçeği rengine dönüşmüştü gibi sanki yerdeki siluet izleride …
cebimde bir kanyak şişesinde kalan son yudumu da sokakta yaşayan bir adama vermiştim…3-4 köpeği vardı çevresinde ve herkes onun bu halinden kaçıyordu oysa ben sabaha kadar onunla konuşabilir ve içimde ona duyduğum bu ilginç ve yeni hayranlığımdan bahsedebilirdim…kaba ve kalın bir sesi olduğunu düşünürken çok temiz ve ince bir dile ile karşılamıştı beni,çok özenli seçiyordu kelimelerini,naif cümleler dökülüyordu, sakalına ve kirli yüzüne rağmen ağzından…

12/15/2007

hayat

hayatmış bu.herşey bu kadarmış.buymuş.
buymuş aşk hayat
buymuş

12/10/2007

tutunduğum


sevgide güneş gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi ,ya göründüğün gibi ol.

12/06/2007

güzel kadına

''gel küçük şeylerden söz edelim bugün seninle....'' diyen güzel kadın nolur gel bana umutlarımı ve hayallerimi geri ver...geleceğimi geri ver güzel kadın,birinin benden aldıklarını...
benden alınanları geri ver bu güzel cümlenin sahibi güzel kadın...bir tek sen yapabilirisin şimdimde çünkü bir tek sen
şairlere inanmıyorum artık, şiirlereyse hiç
kalbim yangın yeri...anlatamıyorum içimdeki acıyı...kalbimde bir acı ki 'kalbim kadar'...nolur gel bana samimiyetin sıcaklığından bahset
sonra ''gel küçük şeylerden söz edelim bugün seninle....'' de nolur

dizlerimin üstünde bir ağaç gölgesinde oturuyorum...eteklerime dökülüyor damlalar oradan toprağa
dokunmuyorum artık
yıkılan o kadar çok hayalin altındayım ki şu anda
nefes dahi alamıyorum

hayallerim benim
hayaller im

12/05/2007

kırmızı şemsiye

kırmızı bir şemsiye aldım bugün kendime...sapı ahşap,büyük bir şemsiye...bugün şehre yağmur yağıyor,çok yağıyor ama,çok,sanırım sular içinde de çok yürüdüm öğlen üzeri, ayaklarıma sızdı bu çok sular...bir kadının sözünü düşünüyorum günlerdir...bir kadının bir çift cümlesi...bir konçerto yankılanıyor şu anda katta,bilmem bugüne klasik müzik ile başladım, devamında...
sonra ,
sonra hayatı düşünüyorum yine, günlük...beraberinde yaşamı...kelime olarak anlamı...bazen senide yok etmek istiyorum, yazı yazmamak istiyorum artık aslında günlük, alınma lütfen,ama sende şahit olma istiyorum benim şahitliklerime,acıdan ve bir türlü anlayamadıklarımdan başka bir şey yok çünkü,bu yani.

ve korkuyorum

böyle işte günlük, bugün bugün olarak böyle

9/19/2007

başlangıcında bir hüzün istemeden içime doğru ilerliyordu,bir resim peydanlanmıştı ellerimde görünmeyen görünmesini dilediğim,bizim olmalı biz varolmalıydık,biz,görünmeyen haykırışların gündüz hali, erguvan kokuları eşliğinde,bir kutu vardı içinde bir sürü minik minik ayna, özenle yerleştirdiğim hediyelerdi her birindeki yansıma...bize aitti bu paragraf karışmayacaktı başkaya...

duruyorum...bir kanadı parçalayan bir okun gölgesi gözlerimin önünden geçiyor,bir acı duyuyorum,bir çığlık,kendimi seyrediyorum sanki bir gelecekteyim,yazı yazan şu halimi şu odayı gördükçe kendime hiç yakıştıramıyorum ,kelimeler çok hızlı o kadar hızlı dökülüyor ki duyduğum seslerin ötesine geçtiler bile,kaybetmemeye çalışan bir özendeyim ,bilinçli,bir çizgi çizmelisin aslen diyor kurşunkalemim,net ve tek bir çizgi,temiz oysa,bir renk açılıyor gökkuşağına,bir kumru kanat çırpıyor ,bir pelerin savruluşunda çağlıyor atların nal sesleri...bir resim buldum ayaklarımın hemen ucunda,bir kutunun içinde yanında bir kaç parça bez birde oyuncak ile...tanımadığım bilmediğim kadınların seslerine benzetiyormuş beni annem akşamları ,bir görüntüye takılıp gidiyorum aklımın kuytuluklarında...bakışlarım yabancı, bilmediğim bir dil dilime yapıştı çıkaramıyorum...bir meydan! ortasında bir heykel başkaldırıyor gökyüzüne,ihtişamlı kelimeler dökülüyor ellerime ama ben bu değilim...biliyorum...bir müzik evet bir melodiye açım biliyorum çok uzun zaman oldu duymayalı görmeyeli unutmayı unuttum oysaki ...bir nota allahım...kaçkın bir kurabiye kokusu yan kafeden burnuma doğru tütüyor, dumanı tüten bir çay rengi görmesemde görmek istiyorum şimdi,koltuğun iskeleti gıcırdıyor umursamıyorum, ayaklarıda sallanmaya başladı bu sakallı adamların çığlık atıp kaçmak mı gerek, niyeyse korkmuyorum...23.35 ti saat lunaparktı burası öyle söylüyordu bir el...duruyorum...çanlar çalıyor,meydana indiriliyor bir kent,ortaçağ kenti bu kent,bir hayli ürkek...kaçmalıyım ama duruyorum...durmanın tamda orta yerinde...başka anların peşine takılıp fazla zaman aralıkları topluyorum,bir çizgi film setinde olmalıyım ,bunca renk yok biliyorum diğer filmlerde ,bu balonlar bu gökyüzünün rengi bile yok,bir karakter geliyor yanıma avuç dolusu gülüşle ,tamda sen eksiktin diyen bir düşünce balonundayken ben,adım polyanna diyor gülüyorum peşinden daha çok gülüyorum hani beni seyretmeyi hep severdin diyor,iyimserliğe verecek biletim kalmadı diyorum bu sefer,o gülüyor çok şirin ve şeker gülüyor, gülmesi ...gülerken yanakları kızarıyor gözlerinin etrafında sihirli kocaman baloncuklar doluşuyor gökyüzüne,saçları havalanmıyorda sanki dalgalanıyor...bende gülüyorum,seviniyorum nihayetinde,içime işliyor yine...bir şeyin var bende diyor ,iyimserlik denilen belasını bırakıyor ellerime aniden ve koşup filmine gidiyor dur düşme diye bağırırken ben sakarlıktan sakınmam lazım kendimi diye düşünüyorum...düşürmemeliyim zira bu beni ellerimden...sabah kırdığım bardak gibi çöpe atmak hiç işime gelmez ,biliyorum...bir tablonun karşısındayım dev gibi bir tabloya dayalı bir merdivenin basamaklarını çıkarken düşünüyorum bu ressamın heybetini...boyu benim 3 katım olmalı en az,sonra elleri böyle kocaman ,peki ya hayalleri bu tabloya sığdıracak kadar dolu hayallerinin olması ürkütücü,gözlerimi küstürüyorum bir korkaklık peydahlanıyor alnımın tam orta yerinde,gerisin geri basamakalrı iniyorum,bir tahta çıt ediyor...ayakkabılarımın bağcıklarını gevşettim bileklerim şimdi daha rahat,bir şişeyi boyuyorum birkaç bakış yapıştırıyorum sonra üstüne nedensiz,insan ait olsun istiyorum herhalde yoksa bu durum düpedüz saçmalık…saçma! diye bağırıyorum bir kadına akabinde,saçma bu yaptığın çok saçma…kavga istemiyorum bu öğlende,anlaşmam lazım biliyorum önce kendimle…arkadaşımın beni kollayan koruyan sesini duyuyorum,yaklaşıyor ,yaklaşıyor.köşeyi dönüp oturuyoruz sokağın kaldırım örtüsünde…sürekli kapılar açılıyordu gün çerçeveli,her bir kapının ardı ayrı bir kelime ayrı bir anlam,bunumu sevmiştik bilmiyordum ama ardı sıra sıralı sırasız geçiyorduk kimi zama yan yana geliyor ve aynı anda kapıdan geçmeye çalışan küçük çocukalrın inatçılığında itişiyorduk ,omuzlarımızı dışarıda bırakıp içeri giriyorduk...kimi zaman bir ağlama bahçesinde oluyorduk suskun,kimi zaman gülme bahçesinde çok sesli...ama hep bir devinim kendi hızında hep bir koşturmaca kendi içinden hep bir çoğalım hep bir anlam hep bir bir bir...her neyseydi işte hep bir...konuşuyoruz sırasız,ısrarsız beni koruyan sevisinde…duvarları mor renkli odasını hatırlatıyor bana,gittiğimiz levent barlarının açık havasını,resmimin asılı olduğu duvarı hatırlıyorum bende izinsiz…yazı yazmak istiyorum resmime silik sesimle...boylu boyunca uzandığım bir yataktan doğruluyorum aniden,düşünüyorum oturduğum yerde hayatın yüzüne bakarak…düşünüyorum... uzaklarda bir yerlerde solveıg çalıyor bir hayli soft...anlayamıyordum bir kelime bir adamla birlikte resmin içinden aniden çıkmış müzik kutusunun üstünde peydahlanmıştı...sevgiyi bilmeden küstahça oyun oynadığını söylüyordu, seviden korkmadan,bir oyunduysa bu,söylenmeliydi, uğruna feda ettiklerimi vazgeçtiklerimi ve benden gidenleri düşündükçe- ya o gece ,o an!-sevgiyi bilmeden konuşanların konuşma hakkı elinden alınmalıydı,yasaklanmalıydı bilmediklerine...konuşmamalıydılar...bildikleri uyarınca bildiği gibi davranmalıydılar...keyfine göre, oysa bana bakıyor beni bekliyor gibi bir hali vardı,davranışlarımı saklamış bir başınalığımla keyif çatıyordum kendi hudutumu çizmiş bayrağı çekilmiş adımlarım vardı artık hayata...iki ileri gelene karşı dur ihtarı en sert tonuydu sesin...bir günüm vardı bu tek gün içinde çoğalan biliyordum ve hayatla işte bu yüzden oyun oynamıyordum,bir memur gibi ciddiydim...iyileşmişti...artık gidebilirdi...gitmeliydi...farklı notalardan ses veriyorduk hayata,çok farklıydık,çok...anlaşılamadığımı anladığım o günden sonra ısrarı kesmiştim, kabullenişteydim oysa...yılları kovalamıyordum...an ların içinden çoğalan bir an'ı paylaşamak için buluştuğum bir günde arkadaşımla bir karıncanın klavyenin üzerindeki dansına şahit oldum parmaklarımla onu ezmemek için verdiğim mücadeleden zaferle çıktı ve en çok onun için ben sevindim peki ama duygularım neredeydi...ödünç verdiğimi hatırlamıyorum yada üzerimden çıkarıp bir yere astığımı ama duygularımı arıyordum hislerimi kalbimin içinde bir şeyler arıyordum,bir şeyler...bir yankı bir hız ve bir kanadı parçalayan okun gölgesi yine gözlerimin önünden geçti,bir acı duyuyorum bir çığlık şimdi anlıyorum diyorum seven bir kadının haykırışı bu onun sevgisini lime lime eden adama karşı yaktığı ağıt kendi kendiyle...omuzlarına dokunduğum kadın susuyor sanki kendine ait bir şeyleri bende de görmüş olmanın sevinci doluyor gözlerine,buruk bir gülümseyiş benimkisi ,odama dönüyor yazıya oturuyordum...uyuyakaldığım bir koltuğun önünde duran bir adam gölgesi uyandırmıştı değil ürkmüştüm bir anda...sabah gelmişti şehrin üstüne,güzeldi,tazelik...bugünün içine konuşurken hep dündeymişim gibi bahsediyordum,olmayan bir yarına prim vermiyordum.gerçek neydi diye üşüşen sorular, yaşanan diyip kaçıyordum.biliyordum bugünün içinden geçiyordu dün ve bu günümü biliyordum...bugün düne ait olacak bir gündü...bugün/dü...sevmelimiydim bilmiyordum, bugünü yarın mı hissedecektim!bugünü bu anı şimdimi yarın hissetmek ,oturup düşünecekmiydim oluyordu bu dünü yarında...korkutucu dedi bir ses, hamle sırası benim dedi ama fazla düşündün, sıran geçti yapacaklarımın teminatı bunlar işte dedi bir deste çiçek bıraktı satranç tahtasına...pişmanlığa geçtiğinde ancak kuruyacak bu çiçekler unutma dedi,kendi suyunu yok edecek kendi yapraklarını döküp kendine küsecek olanlar kadar kırılgan...çok güzel bakan bir çift gözün takibi bunlar,hadi bakışlarımın gölgesine dönme vakti dedi cüretkar...itiraz eder baktım ona bir mücadele peydahlandı ellerimde, teslim almaya gelen bir asker gibi bana ait olanları tehdit etmesi benim kendime aitliğimi tehdit etmesi,ben hep kendime aittim ama,ben hep kendime ait,ait...bazı anlardaki yansımaları korunması kollanması gereken küçük bir çocuk gibi geliyordu bana oturduğum bu yerden,sevilmesi gereken sevilesi bir varlık,onun için bu gerekliymiş gibi...gökteki bulutu en son teğet geçen martının beyazlığını izlerken aklıma düşüyordu en çok...anne misali bir sızlama peşimden koşturuyordu da bana biçilmiş rollere hapsolmaktan nefret ediyordum...sınırlandırmalardan mecburiyetlerden koşullardan oldum olası sıkılırım değil kaçardım hep...bağlanmaktan bende korkuyordum...evet korkuyordum ben hep özgürdüm belki ilkel belki yabani ama özgürlüğüme düşkündüm diye düşünürken iç sesimle bir avlunun başımı döndüren boşluğu üzerime açıldı...ucunda pembe bir renk...birde gökyüzüne takılı bir bayrak...bir rüzgargülünün dalında olduğunu anladığımda elimde in the mood for love çalıyordu...ne güzel bir filmdin sen dememle gökyüzü perdesi açılmış ve kadınla adam o merdivenlerden geçip bana doğru yürüyorlardı yoksa benmi merdivenleri çıkıyordum bu keman bu merdivenler burası...burasıydı orası...bir sıkıntının soğukluğundan kaçıyordum keyfisizlik dalgaları sahile vuruyordu, bakmak istemiyordum ...sıkılıyordum içten içe bir şey kalbimi buruyor buruyor buruyordu...suratıma yerleşen bu gülüşsüzlüğü bir an önce yok etmeliydim peki ama nasıl...elim şakaklarımda düşünce balonları oluşuyordu hep kafamda...tek bir yazının içinden çoklu anlar üretme sevdamda yormuştu beni...yorulmuştum...ankesörlü bir telefon kablosunda yürüyen bir dondurmacı arabasıyla karşılaştığım o gün buna değilde ona nasıl kenara çekilip yol verdim en çok buna şaşırdım,o benim ardımda ben onun sırtında ayrı yollara yönelmiştik çoktan yinede, yağmurda ıslanan parmaklarımı nasıl kurutacaktım peki ...kullandığım damlalar boğazımı yakıyor genzimi acıtıyordu da kararan havanın üstüne çöken omuzlarımı ve kambur durmakta ısrar eden beni dik durdurmam gerekiyordu...bir kahve fincanın içine üfleyince o kahverengilikte peydahlanmıştı bu çizgiler,dünyanın en güzel şeyini dünyada en insana ait olanına olan küskünlüğüm...tersten bakıyordum fallara ,düşüncemi üflüyordum kelimeleriyle çoğunluklada çziiliyordu gözlerimin önünde kelimelerim telvenin kıvrımlarında yine...yoktu öyle inançlarım tuttuğum dileklere göre içten dışa yok dıştan içe kapat edaları...neyseki akrep burcundan menkul yay burcuna taşan taşmakla kalmayan bu astrolojik kimliğimden bilmem sanırım memnundum inanmazdım ammavelakin memnundum,nasıldı yani...neyseki az evvelin karanlığı kalkmış kambur dursamda bir nebze gözlerim aydınlanmıştı bu güne bu gün ...hem birazdan ıslanmayacaktım yaşasındı ama kendimden bıkkındım bir çok şey dahilide sıkkındım hala...asrtologlara bırakmalıydım kesip biçsinler yen ibir ruh ile yeniden yaratsınlar diye beni...bugün olmuştu yine hava çok soğuktu ama içim dahada...su kanallarından yürüyordum,ayakkabımın topuklarına karışan kaldırımlardan nefret ediyordum,kmnd merdivenlerinden hızlıca çıkan bir köpeğin ardından koşmuş ve boncuğa ulaşmıştım tüm güzelliğiyle...kaybetmiştim onu, çokda özlemiştimde...ona yumuk yumuk sarılmak onun güzelliği ve iyi huyluluğunu görmek bir nebzede olsa beni bana getirmişti...gökyüzüne açılan bir balonun ipine dolanmış seyre çıkmıştık çatıları...aniden bugünde bitti, sanki dündü ama bugündü biten...bir ispanyol meşe fıçısından fermante edilmiş bir kadeh şarap içememişken daha henüz bugün bitmişti, kalmamıştı şarap vaktine zaman, dündeydi...ve o bir cümleye artık kesin olarak inanıyordum sanırım, itiraz edecek gücüm yoktu artık kendi içimde kendime dahi o cümleye kabul etmiştim yine...garson bir bardak çay getirmişti dumanı olmayan...elim yüzümde öylece bakıp düşünüyordum bir siyaha, benim bu halimi gören o yada bir başkası ne düşünüyordu umursamıyordum, bilmekte istemiyordum ,hele algılamak, beni algılayamayana karşı,zamanda elim yüzümde saatlerce bakıp düşünüyordum düşünüyor ve düşünüyordum...travmamıydı bu...bir travma...bir hiç bir şeyi her şey gibi yaşayan benin yaşadığı...iki kumru ve bir kaç serçe buldukları bir kaldırım çöküntüsündeki suda şirin mi şirin yıkanıyorlardı,çok iyi gelmişti onların bu hallerini görmek hiç kimsenin umrunda olmasada benim için çok güzeldi bu görüntüleri...çok güzellerdi çok sevinçli çok şirin...bu sevinçlerinde gördüğüm umut mu dedim kendime ,neyin umudu...neyin...ekşi bir gülüş yerleşti yüzüme...yanlış anlaşmayalım dedim kendime ,sitemkar değilim şükrederim yinede hayata...anlaştık benimle en azından bu konuda ...nihayet güneş açmıştı ,ellerinde de...güzeldi...çok güzeldi ama benim üzerimde hem bir varlık hem de bir yokluk emanetti...pazar gazetelerinin tek kişilk okuma seanslarında birinde gibi hissetmiştim yine, günlerden pazardı ve kahvaltı ediyordum hangi gazeteyi okuyaacağıma yine ben karar veriyordum dur durduran bağıran çağıran karışan yine yoktu...yine...uzaktaydı bir şeyler...yine uzak kelimesi vardı hayatımda...oysa bugün onun istediği gün olsaydı...durdurduğum bir gözyaşının önünden beklemedeydim yine...bir renğe hapsolmuş gözlerimin gördüğü kitlenmişti bir kartın resmedilmiş yüzüne...bir filmin şeritinden atlamaya çalışırken diğer bir şerite sakarlığıma dolannıştım yine, usulca dizlerimi kırıp önüme düşecek damlaları beklerken değişsindi artık bir şeyler,bir şeylerin rengi sesi...yaşayacak günümüz mü yoktu yaşanacak günümüz mü diye durdurduğum bir kızın gözlerinde dönüyordu en sevdiğim sesi...elimi attığım çantamın içinden çıkmıştı sihirliyim ben diyen bir küre,ne dilersen dile...sloganımız sevmekti, dileğimiz bizdi...gerisi topyekün hiçlikti...güneşin içine yuvarlandı bir ağlama oradan en sevdiği yazıya,baktı durdu dakikalar boyu gördüğü en güzel el e, sinsi bir renk kaplamaya çalıştı içini dışını elini yüzünü tutmadı ama o siyah bir tek kalbin üstünü...sevgi doluydu içinde sevi,aşk,bir ad, ard arda kendini fırlattı öfkeyle kalbe yinede siyah...sahile vuran dalgaların köpüğü olunca rengi usulca geri çekildi...seviyordu kız bir adamı hemde çok,sevecekti de daima biliyordu çopçok,siyah bunu anlayıp saygıyla rengini geri çekti...dünya şu anda çok büyük işlerle uğraşıyordur herhalde bunca yığın insan içinde bana zamanı yoktur diye düşünürken bu zamanın içinde, şu karşıda cam ardından bakan kadına bakarkende aniden işte duyusal zekamın içinde patlamalar oldu sonucu mantık adına...duyusal bölünmeler mantık denilen bir ürünü tezgahlara koyuyor ardından el değmeden paketleniyordu ama ben bu fabrikasyon üretime dahi tahammül edemiyordum...bir günüm vardı işte bu tek günüm, bugünde...tüm çabam tüm gayretimle...bir paragrafın üzerinden uzandığım bir gökuşağında çalıyordu bir şarkı...gözlerim buğulu...bir bıkkınlığın müjdecisi adımlara dolanmaya çalışıyordu bir şarkı ve şarkıcısı...silkelediğim üstüm başım yine bana bulanmıştıda ellerimde hala beyazın lekesi vardı,yıkamalıydım diye gittiğim bir su başında rastlaştık küçük devle...ne dilersen dile demesini fırsat bile sunmadan ardımı ona bıraktım bakması için,inanmadığım dilekleri toplamak mı asla demiştim,büyük söz,gücenmeseydi keşke ama sihriyle vurduğu ardımı hala toparlayamıyorum bilmesede,oysa sihrin açtığı boşluğu doldurmaya çalışan renkler şimdi iki elleri yanlarında hazır ol pozisyonunda karşımda benim için deli olduklarını söylüyorlardı,benim için deli olan bana tapan bir rengi seçmeli ve üstümü ona bulamaya karar vermişken umarsızlığım koluma girdi, gel dedi burada bir sergi var birlikte gezmeliyiz...olur dememe ramak kalmamıştı ama çok hızlı adımların sürükleyişinde süreklenen adımlar artık nefes nefese kalmıştı ,kocaman bir merdiven gölgesini gördüğümüzde birbirimize göz kırpıp eller cepte ikişerli çıktık rıhtları nefessiz...kendimle berabereydim yine skorda...jazz dinliyor ve sadece uğruyordum durmaksızın gölgelerin renksizliğine karanlıklarında,otursana demelerine fırsat vermeden kendime bir çanta aldım fıstık yeşili...bayram sabahlarının kimsesizliğindeydi bugün...ekşi mi ekşi,buruk mu buruk...günaydın diyemeden kendimi bulduğum bir kafede tatsız bakıyordum masaya olabildiğimce...gündüz düşlerim vardı sahibi belli bir kaçkın biraz asi bir parça umarsız,ilk bakışta sırtında umarsızlığının en koyuluğu görünen yüzündeyken tek renk,içinde ise isyanların rengarenk haykırışları...sevsen ne çare sevmesen ne çare gibi saçma cümlelerim dökülüyordu asmalıya,oradan ellerime oradan benliğime oradan her yere...yaşanamayanlara tutunup kalmışlardı onun söylediği sözde o gezegenin gölgesinde...inanmam ki ben gezegenlere inanmam, geceleri güler gündüzleri ağlarım görünmeyen bu hallerine...inanmam ben gezegenlere ,inanmam ben,tekrarlıyorum inanmam ben...inanmasaydı keşke...ama hep keşke...nefret ediyordum bu anlamsız kelimeden hayatıma kattığı anlamdan...keşkeden nefret ediyordum...bir şeyler akıyordu yol boyu acıtarak,yüzümde bir ıslaklık vardı tanıdık,sesi çıkıyordu ama biri gelince susuyordu,içimde bir haykırış içimden bana bağırıyordu, sesim dışarı çıkamıyordu,şehir karanlığa gömülmüştü,bugün bayramdı,diğer oda kalabalıktı,bir kadın sürekli konuşuyordu,sürekli...ağlıyordum en sevdiğim halleriyle tanıdık yine...ne yapardı ne içerdi ne solurdu bilmiyordum...öyle istiyordu...bense ağlamak istemiyordum,artık dayanamıyordum ruhum bedenimide ele geçirmiş onu artık hırpalıyordu,canım acıyordu...sesini duyduğum her anda gün ışığı oluyordu ama gerçek şu ki ihanetteydi aslında kelimede,nedensiz hissediyordum,nedensiz...çok uzun zaman olmuştu gülerken onu görmeyeli...karşılaştığımda ağlıyordum ama rengi değişti o anda...minnet duymuştum on güldürene,minnettardım yılları sırtında taşımış olan bu insanın varlığına ona verdiği bu mutluluğa ve huzura...gülmek ona yakışıyordu şairlerin var ettiği o mısralarda,oradan da yüzüme vuruyordu şavkı yadınlatıyordu rengimi...bir şarkı yankılandı bir gülüş önünde, bir söz bir şiire takıldı ,bir umut uyandı uyanışa ve sevgi dirildi derinliklerden karanlıkları yırtıp gun ışığına kavuştu...filizlendi...renklendi..yaprağında minicik bir uğurböceğiyle...yukarı bakıyordum upuzun bir gövde vardı yeşil yapraklı, hatırımda saklı birde sesli bakış...derin düşüncelerin etekleriydi ilk aşılması gereken,düşünce dalgalarıyla yıkanmadan...keskin ve kıvrak bir keman sesinin doldurduğu havanın içinde açılan bu boşluğu, tutuyordum şimdi...ellerim şakaklarımda ıslak yolların izi dizlerim ve başıma musallat olan bu keskin ağrının acısı bir yana okuyamadığım bir kitap zihinimde yankılanıyordu ani bir çigan müziği nağmeleriyle,neredeydi ki tefleriyle çeri başı,rengarenk giyinmeli hazırlanmalı...tüm bu alışıksızlığa karşın yinede herşey aynıydı...ve bir konser kaçırmıştım gönüllü ,pişman değildim...ekim dolmuştu ellerimiz ,bir kayıtsızlık değil ama bir küskünlükteydik onunla ben,büyüttüğümüz şeyi yitirmedeydik şimdi...ben boğuluyordum,konuşamıyordum ,dilime gelen kelimeler gerisin geri içime akıyor ve içimde çok şiddetli bir şekilde artık patlıyordu,yine aynı noktadaydım kendimi yaralıyor ve kendimi incitiyordum haykırışımda banaydı öfkemde,en fenası onun ne yaptığınıda bilmiyorum,nasıl olduğunu...hiç bir anda bilememiştim ki, adı aşk olanda yani...hep böyle mi oluyor doğrusu bu mu diye üşüşen soruları kışkışlamakla geçmişti onca zaman...şimdi ise ,şimdi, kazanılan bir takım değerler bir bozuk para gibi harcanıyordu,bunun acısını tariflemek mümkün bile değildi...imkansızlık olgusuna kilitli bir insanı açacak anahtarlar yeryüzünde hiç kimsede yok tu ki...bunu artık biliyordum,aşk a rağmen,sevgiye rağmen,vefaya rağmen...bir buz denizinin üzerinde oturmak,ayaklarımı aşağı sulara salıp bir kaç çırpıp sonrasında aşağıdan geçen balıkların ürkekliğini izlemek istiyordum...nedenli...belkide beynimi ele geçiren bu düşünce taburlarına böylece geçit verebilirdim...sahi o neredeydi! bir ses dinliyordum saatlerce,bir ses dinliyordum ve bu halimden korkuyordum...o bana sahip çıkmazken ben niye bir yokluğa varlıkmışcasına sahip çıkıyordum ki...yoktu ama yokluktu,bir yokluktaydı,o gecenin içinde dizime vuran elin dediği gibi yanımda yoktu...kendi düşünce dalgalarımda boğulurken ben, uzaklardan beni izleyen tanımadık bir adam gelmişti, o gecenin koyuluğunda o müziğin gürültüsünde eliyle dizime vuraraktan,gelip bana 'ne o sevg..........' demişti...ve sihirli cümlelerini söyleyip allahın bi elçisi misali geldiği gibi gitmişti...bir sürü insan bir sürür şey söylüyordu ama bu adam hiç unutemadğım oldu yinede...bir erkek, tanımadık bir erkek, üstelik beni anlamıştı,görmüştü içimden dışarı akan sessiz acıyı, o senede bana çıkış yolunu sunmuştu...ve ben dinlememiştim...yokluğu hala sahiplenmiştim...bir yokluğu...şimdimde ise çıldırmamak için yazı yazıyordum...zamanın ansızlığında beynimi kaplayan sorulara verecek yanıtım kalmamıştı çünkü...kimelrin bana ait bu satırları okuduğunuda umursamıyordum...gerçeğe esas sahipleri sahip çıkmazken nafileydi benim için sağı solu...evet ayaklarımı oturduğum bu yerden korkmadan suyun içine sallandırmalıydım,korkmadan vede ayakkabılarımı çıkarmadan üstelik...ne olabilirdi ki en fenası grip en kötünün fenası tüberküloz...ikiside öldürmezdi netekim süründürürdü...ellerim buzun yüzeyine yapışıyordu ve onları çekmek bu hallerinde yinede hoşuma gidiyordu...bilmediğim insanlar bilmediğim şekillerde konuşuyorlardı sanki o da konuşuyordu tanımadık adlar ama,tanımadık bilmedik üsluplar...ben ise kaygılı gözlerle sessizce izliyordum ,bir adam tırmandığı ağaçtan iniyor bir flüt son notasından ses veriyordu,turnikeyi geçmiş yürüyen merdivenlerden durmaksızın aşağı inmiştim peki ama nereye gidiyordum ki...ağlamanın yada ağlarken saklanmanın türlü türlü yöntemini bulmuştum tek heceli...ama en çok canımı acıtanı ise dudaklarımı ısırıp derin bir nefes alıp kirpiklerimin ucundaki damlaya yalvarıp geri çekilmesini sağlamak için tüm benliğimi kaskatı sıktığım ve boğazıma bir külçe gibi gelip oturan o yumruğa teslim olduğum andı...dayanılmazdı...anlatılamazdı...paylaşılamazdı...görmesemde suratımı şimdimde yayılan bir ekşilikle yazdığımı bakışlarımdan anlıyordum ne çareki...umut...bir umut doğacak mıydı proust...söylediğin gibi miydi hayat sahi...hayat söylediğin gibimiydi var mıydı mucizeler...var mıydı...uzaklarda bir şeyler oluyordu,anlayamadığım,algılayamadığım...yürürken yolda başım dönüyordu,neler olduğunu algılamaya çalıştıkça baş dönmem dahada artıyordu,tansiyonum yine düşmüştü ve ayakta durmaya bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordum ,doktoru vs si umrumda bile değildi her zamanki gibi...mucizelerle birlikte uzaklarda uzaklaşıyordu artık,uzaklar bana hiç yakın olamamıştı ki zaten,uzak hep uzaktı...82 yaşının sesiyle doğrulan bir adam dün akşamda elleriyle fiyonklar çiziyor kurdelalar düğümlüyordu oysa havaya,mimar haliyle...too much is not enough diye yankılanıyordu kopya bir cümle hafızamda...bir kelime modernist bir başkaldırıştaydı o halde hayatımda,bulanıklık...postmodern seyreyleyenlerin ise önünde saygıyla eğiliyordum hayatı,ben buydum ama postmodernce değil ...gündüzün içinde düşleri olan bir düş kaçkını...konser biletleri almıştım,bu defa kendimi kaçırmayacaktım dememle, başladı ilk nota salonda...mırıldandım üzerine şiir haliyle 3 kelimede...oturduğum koltuğun omuzbaşına yaslandım...ne yaşamıştım...uzun uzun baktım başlıklara...nasılsa biliyordum içindekileri...tekrarladım ilk kelimelerini ,son kelimede yakalandım kendime her zamanki gibi yine...pembe bir balon olsaydı istedi şimdi gökyüzü içinde tek kişilik bir yolcusuyla kaçıp gitsem bu karanlıklardan, kaçıp gitsem içimdeki bu karartılardan...iyileşecek miydim doktor tekrardan düş görebilecek miydim diye uyandığım bir yatak oldu yine gündüz düşlerimde...artık düş göremiyordum ,gündüz düşleri ise hiç...hepsini bir karanlık almıştı,hepsini ama...az makyaj yaptım yine çıkıp dolaşacaktım kendimle, belki küçük devle karşılaşır sihirli çubuğunu kırardım bir öfkeyle, biz insanları boş hayallerle kandırma artık diye...sonra onu koyup bir poşete kımıldar haliyle bırakırdım belki bir çöp arabasının yanına...hayallerim,umutlarım neredeydi benim,ne biçim düşüncelerdi bunlar...umutlarım...yürümeliyim...öyesine yaşıyordum bugünü...bitsede gitsem modunda...öylesine...en çok sevdiğim resmim yanımda bir kaç bayat biskuvi ile birlikte boşluklardan atlıyordum...ellerimle sürekli saçlarımı geriye doğru itiyor itiraz edeni mahkum ediyordum tele...hiç bir şeyi anlamaya çalışmıyordum artık...anlayamayacağımı hazırda biliyorken...yazılar yazıyor siliyor,bakıyor,kızıyor,öfkeleniyor ama gülemiyordum...bir arabanın içinde savoyeyi gezmek istedim bir anda...gidebilmeliydim...gitmeliydim muhakkak oysa...kalktım bir çilek tanesi kokusuyla,bir elin kemik sesleri yaklaştı,ölü bir kadının kırmızıya dolanmış hali ürküttü,cinai bir havası vardı ve katil belliydi...ben ne yaşamıştım...aynı sorudaydım günlerdir...sormalımıydım...kafasını öne eğmeden önce gülüşünü çıkarırken gördüm yine,tanıdık...içimdeki buz dağının doruklarında süzülen bir kaç erimeye eşlik etti keşke hep gülsen...engelleyemesemde bir sızlama hayat buldu bende yine...bir afiş canlanmıştı oysa yazıda...yeşil fötr bir şapkanın eteklerinden balıklama dalış yapıyordum kırmızı bir kadeh şaraba...bir adam elinde bir çubuk ormandaki çürümüş yaprakları karıştıryordu oysa nedensiz...bir önceki sonbaharı çıkarmak istiyor gibiydi bu sonbaharın içinden...şarabın kırmızılığının kenarına ilişmiş kadehin başına doğru bakıyordum ,aklıma paket halindeki hediyeler gelince kadehin derinine dalıp çıkmak hiç istemiyordum gün yüzüne...adımlarımın telaşına bile yetişememiştim oysa,paket kağıtlarını geçmiş hızlıca kendi kutularının içinde olmalı diye ilk eskiz paketlerimi bile yapmıştım ama nafile...kırılan bir hevesin burukluğunda gözümün önündeki hediyelerin gölgesinde bilmediğim bir dilde film seyretmiştim bugün kendimle yine...gerçek bir hikayenin sonunda buz kütleleri yukarı doğru akarken içime akanları yine durduramadım son tangoda...ne çok beklemiştim o filmde ,ne çok göz yaşıyla çıkmıştım şimdi ise oyuncuları karşımda başka bir rolde bu senede beni yine bulmuşlardı...onlar değişmişti ama ben yine aynıydım...aynı kırıklık ve aynı yalnızlıkla karşılarındaydım...adam ilk önce tanımazdan geldi kadın utangaç bir tavır ile gözlerime baktı bende çekingen durdum bu hallerine ,ansızın bütün şeriti makaradan hızlıca çekmiş ve tekrardan izlemiştim,izletmiştim...yaprak hışırtılarının sesi geliyordu şimdi kulağıma ,bir salyangoz böceğinin kabuğu tırmanışındaki ağırlık az önceden nedensiz geçti, bir duraksama takıldı ve burukluk... açılmamış hediyelerle artıyordu kesintisiz tanımlı şeyler,artıkça tanımlar acıda artıyordu...uğurböceğinin kanatlarında uçmak istiyordum artık...d.kari nin renksizliğine uğramadan...nedendi ki,nedendi,nedendi...tanımlara zorunlu yolculuk nedendi...fons kavga ediyordu düpedüz basla,katalan ruhu canlanmış kibarlığı elden bırakmadan öfkesini kusuyordu basa...ordan yürüdüm sabaha bende,tellerin üstünde korkusuzca yürüdüm ezilmekten korkmadan...bu sabahta keyifsizdi,bu sabahta dün gibiydi ve anlayamadığım çok şey vardı ,anlayamadığım o kadar çok şey vardı ki bu olan bitenlerde...çok fazla şey vardı,çok fazla soru ona ait...kendimde yanıtlayamadığım soru ise hep aynıydı,hep tek...elindeki son taşını oynuyordu yaşlı adam,karşısındaki genç adam ise kıs kıs gülüyordu,birer kadeh buzlu viski söylediler otel lobisine,peki ama ben ne zaman nası gelmiştim ki buraya...lobinin karşısındaki bina çok tanıdıktı bir o kadar da acı verici...incitici...aldanışın neo-klasizmi yükseliyordu gökyüzüne...
Bir yangın yerinde karşılaştık yine onunla,her yan güvensizlik yüklüydü olduğu yerde, korkutucu...dört bir yandan yükseliyordu içimdeki endişe duvarları,çok ağlamıştım ansızın,isyan etmiş,sessiz haykırmıştım kendimle,haksız bir çaresizlikti bu yaşadığım yaşattığı belkide ama haksızlığı bile önemseyemeyecek noktadaydım...yeter ki iyi olsundu...yeter ki...yeni bir paragraftı içimde,yeni bir paragrafın ilk cümlesiydi...ilk harfiydi...bitmeyen bitmeyeceğini bildiğim bir endişenin tam orta yerindeydim...burası ,her yer,soluduğum hava bile az geliyordu...kelimenin tam anlamında bir çaresizlik...dua etmeliydim...dua etmeli allaha...korkusuzluğundan korkması ise ondan tek isteğimdi...korkusuzluğundan korkmalıydı...nafile olduğunu bilsemde...dönmeliydi...bir an önce dönmeliydi...ait olduğu yerlere...endişesizlik istemem bencillikmiydi...çok güzel uyuyordu...uyurken kirpikleri hiç kıpırdamıyordu...neredeydi acaba...hangi diyarlara gitmişti kendini alıp...anlamsız değildi yüzü...bir elini başının altına aldığı yüzünde gün ışığı vardı aydınlık,berrak bir rüya görüyor olmalıydı,aydınlık...yüzündeki bu anlamın başka bir manası yoktu...oturduğum yerde sessizce seviyordum,sessizce seyrediyordum öğleden sonraları uyumalarını böylesi hep,kendini alıp sessizce gitmelerini...hareketlerimin sessizliği bozmasından dahi korkuyordum,uyanana kadar bekliyordum hep...dalıp gidiyordum yüzüne,rengine...öncesi gibi olmayan bir sevgi peydahlanmıştı başkaydı bu...çok başkaydı hissettiklerim...aklım saçlarına takılıp gidiyor her defasında,hikayeler fısıldıyordu kulağıma yürüdüğüm yollar...dünün gölgesinden kurtulmuştum ama sanırım o hala dündeydi...kabullenemiyor gibiydi yada anlayamıyor gibi ama ben kurtulmuştum,oda kurtulmalıydı,geleceğimiz var ,sanıyorum en azından,bir umutla hala...geceleri hep severdi,gündüz düşkünü ben saçlarında geceyi hep hayal ediyordum...ellerimle yüzümü sıkıntıyla ovuşturduğumda ısrarlı çalan bir arkadaşın telefonundan kaçmak için kaldığım bu yerdeydim şimdi,sıkkındım,bir hayli...bir deniz vardı önümde, dalgaları ardı gülüş sesleri duyuluyordu, anlamsızlığa yakalanmak istemediğim yerlerde dolaşsamda sorular ve bir kadeh şampanya isteyen o şımarıklığa çarpıyordum,o masaya gelip oturmasını hiç istememiştim ama sanki duymuşçasına gelip konmuştu bir baykuş gibi,şımarık çok şımarıktı,çok,hiddetleniyordum belki ama karşımdaki aynadan bana bakan ben bana güven veriyordu neyseki,derin derin nefes alıyor kalkıp gitmemek için gözlerimi kapıyordum...susuyordum hep susuyordum...kendimle hesaplaşıyordum ama o anda o meydanın ortasında...içimde çok büyük fırtınalar kopuyordu,hiç kimselerin aslında asla göremeyeceği...biliyordum artık hissedemediği şeyi anlayamıyordu insan,o da anlamıyordu beni,anlamıyordu suçlayamazdım alışık olmadığı şekillerdim ben bilmediği sözler görmediği şeylerdim hep,aklının tasavvuru dışıydım...anlayamayacaktı da biliyordum...derdi hep kendiydi zamanın çoğunda yada bana yansıttığı buydu ama hep belkiler vardı aramızda işte böyle hep belkiler ikilemler git geller...bir maketin yükseltisine doğru uzanan bir elin kalemi doğrultusunda yürüyordum sanki...bazen diye bir kelime hayatıma girmişti...bazen insan kendini özel hissetmek istiyordu,bazen etrafımı kaplayan bu sessizliğin içinde bir sesi hayal etmekten öte duymak istiyordu insan,bazen işte...söylesem muhtemelen duyamayacağı bir sesle mırıldanıyordum bunları, günlerden pazardı,hava neyseki güneşliydi ve önümde hemen bir yarın vardı şimdi dünden kurtulduğum...geleceğimiz,ikimiz...sandığım en azından...hakanın söylediği doğruydu,arkadaşımın...buruktum,bir yanım iyiden iyiye dökülüyordu içimde,toplayamıyordum artık...o ise seyrediyordu benim bu hallerimi,uzaktan seyredebileceğini hala söylüyordu ısrarlı...ben ise gözlerinin önünde göz göre göre tükeniyordum,farkedemiyordu kareleri,o peşinsıra kareleri dahi hala göremiyordu,suçlayamadım ki elbet kızamıyorken üstelik ona suçlayamazdım o bana çok uzak diyarlarda başka hayallerin eteklerindeyken bir doğumgünü pastasının mumları üzerindeki ateşteydim bende,turuncuya yakın bir renk hakimken bir mor doğruldu sanıldığının aksine ,akşam olmuştu,hava kararmıştı,bilmediğim ve ürktüğüm diyarların sesleri çok ultimatör geliyordu,bir şeyler oluyordu,evet bir şeyler,korkuyordum zamansız korkuyordum üstelik...yalnızdım ve bugün benim doğumgünümdü...bir insanın en özel günü...arkadaşımın söylediği doğruydu ondan saklayacak değildim,buruktum...hafif karanlık bir fluoerasan ışığı bir türlü aydınlatmıyordu ortalığı,her bir göz kırpışında daha hızlı daha hızlı kirpiklerimi çırpıyor aydınlık bulmaya çalışıyordum...karanlıktı her yan karanlıktı...her yan, bir sıcaklık soğuyordu, zamansız soğuyordu ellerimde üstelik gözgöre göre...dökülüyordu içim parça parça,bir kelebeğin cılız uçuşu vardı gözlerimde bulanık, bulanık bir bayılma halindeydi görüntülerde...çok bulanık...ne oluyordu iyi bir şey olacak mıydı,ne oluyordu uzaklarda,anlayamadığım...bu kadar kolaymıydı herşey bu kadar vageçilebilir bu kadar kayıp gidici...çok incitici,her şey haddinden fazla ağır ve incitici artık...yüzümün tamamında bir ekşilik bir iç sıkıntısı peydahlanmıştı,bir iç daralması...birisi içten içe elinde bir iple sanki boğuyordu içimdekileri, öldürüyordu hiç acımadan...nefes alamıyordum,görmüyordu...umursamıyordu en fenası...en fenası...tek başıma bir inanca ne kadar sarılabilirdim ki, ne kadar inanabilirdim...bir resme bakıp dua ediyordu msessizce...varlığı varken çok güzel,yokken kocaman bir yokluktu işte...bir umuttu şimdi,şimdi bir duaydı,bir belkiydi...o an ,oan olsa keşke diyen sessiz bir dilek...balon bir kadehin içindeki gözyaşlarına karışmak istediğim aydı kasım...ortasındaydı takvim...başım çok ağrıyordu geçmeyen bir 3 gün toplamında...elim şakaklarımda camdan dışarı bakıyorken ben düşünüyordum bolca...renkli görüntüler vardı anlamadığım sürekli konuşuyorlardı,anlamsız,çok anlamsızsınız benimde zaten canım sıkkın,sabah olsun istiyordum bu ay bitsin bu yıl herşey bitsindi dayanamıyordum...aynılık ,bu kelimeden nefret ediyordum,tekrarlardan daha çok üstelik...yağmur yağsın istiyordum tüm şehre ,belki böylece gökyüzüne karışabilirdim özgürce kimseye hesap vermeden...en çok onun olduğu yerlerdi buralar dolaştığım gönüllüce içimdeki kaçak sevinçle,ona aitliklerde özgürdüm ,sıcaklığı vururdu her daim yüzüme,kirpiklerim hep bir neme teslim olsada korkusuzca onun gölgesine sığınırdım,o devleşir devleşir devleşirdi bu insan haliyle karşımda,ben dizlerimi kendime çekmiş başımı yasladığım ellerimin üstünden bakardım onun bu hallerine...ve hep aynı cümleyi mırıldanırdım içimden ona '.... .........' ,sonra,sonra işte rüzgargülünün kanatları gelirdi hep bakışlarımın önüne, çocuksu bir heyecanla...bir kurşunkalemin koyuluğunda hıphızlı koşuyordum doğrusal...nefes almaya çalışıyordum,boğuluyordum sanki...biri yada bir şey içimi parçalıyordu,anlatamıyordum...merdivenleri sarı kaplı bir paket ile inmiştim,kucağımda sarılarak tüm yol boyunca yürümüştüm...sıkıca sarılmıştım...ve orada diğer paketlerin arsındaydılar artık...orada duygular vardı ama...paket yapmış sıkıca sarılmış ve kargoya verilmiş duygular,kalbim...ağlamamalıydım,ağlamamalıydım gözbebeklerimi kaplayan bu şeyler akmamalıydı,allahım lütfen...lütfen allahım...lütfen...lütfen güç ver bana.lütfen.
insanın içi neden acırdı ki...neden...bu nasıl bir tanımlama,bir duygunun yol açtığı nasıl bir ağrı bu...fiziksel bir darp bile yemeden insanın içi nasıl böylesi acır ki ,nasıl bir soyut duygu nasıl bir somut acıya yol açabiliyor ki...vs gibi soruları başımda durmuş bana soruyordum...bir yatağa boylu boyunca uzanmış durağan gözlerle galeri boşluğunda bir noktaya bakıyordum ,boşluğa vuran yüksekliğin içinde kaybolmuş olmam lazım gelirken bir diğerimde başımda endişeli beni bekliyordu,ama hemen ayağa kalkamayacağımı biliyordum bir diğerimde benim başımda bekleyecekti bunuda biliyordum neyseki, ve hiç bir şey umurumda değildi ,ben bile...ben bile...tek bir kelimem vardı bileşik içimde,yüzününışığı...gülüşü geri gelmeliydi.
onun için ne kadar önemsiz olduğumu ispatlamıştı,ne kadar değersiz...savrulmuştum kopmuştum kurumaya yüz tutmuş ağacın dalındaki tutunuşumdan...bilmediğim bir yükseklikten aşağı doğru uçuşuyordum kahverengi lekeler vardı bir kaç hayvan pati izi çürümüş bir kaç ot parçası cılızda bir gün ışığı...yere düştüğüm an ilk sırtımda kuvvetli bir ağrı hissettim,çok kuvvetli...
ağlamayacaktım...ağlamayacaktım...kendime böyle bir söz vermiştim...ağlamayacaktım...AĞLAMAYACAKTIM...tanrım lütfen ağlamamalıyım şimdi özellikle şu anda burada yalvarırım ağlamak istemiyorum...neden akıyor peki bu gözyaşları...neden durmuyor neden durduramıyorum...neden...
neden neden neden
neden
alışkın olmadığım bir dünyaydı o...hiç alışkın olmadığım hemde...ve sanki ben o dünyayı biliyor muşum yada o dünyada ayakta durabilirmişim gibi davranıyordu bana...korumuyordu...arkadaşımın dediği gibi bulutlara bakmalımıydım peki...bak sonbahar geçiyor dedi telefonda hiç bulutlara bakıyormusun dedi ben nedenli ağlarken telefonun ucunda...nedenli ağlarken...biz bakalım istiyordum diyemedim,sahibi çok uzaklardaydı bizin,çok, ben değil biz bakalım istiyordum, çünkü diyemedim...ve kutu hala masamın altında o günkü haliyle duruyordu,öylece...şehre yağmur yağmıştı saatler gece olmuştu bir sonraki gün ağaracaktı birazdan...çok ağlamıştım bugünde,durmamıştı sürekli akmıştı bir şeyler...sürekli ama...gecede gökyüzüne bakmıştım bulutlar yoktu ama...bir ışık kapının önüne süzülmüştü alt katta yürüyen bir kadının topuk seslerine eşlikçi ve karşımda rüzgargülü...sabaha az kalmıştı...sabaha az kalmıştı.sabah olmuştu gözlerimi açtığımda...karşımdaki boşlukta yazıyordu
'dün yoktuysa ,yarında yoktu' diye...elim yüzümde bakıyordum hayata...hayatın ta içine...sokaklar iyiki vardınız...iyiki vardınız...
ve], dün yoktuysa yarın yoktu. sevdiğim bir kadını okumuştum gözyaşlarımla adı deniz ,şöyle diyordu yazısında ''Tankınız ne güçlü generalim/Siler süpürür bir ormanı/Yüz insanı ezer geçer/Ama bir kusurcuğu var/İster bir sürücü/Bombardıman uzağınız ne güçlü generalim/Fırtınadan tez gider, filden zorlu/Ama bir kusurcuğu var; Usta ister yapacak/İnsan dediğin nice işler görür, generalim/Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin/Ama bir kusurcuğu var/Bilir düşünmesini de/B.Brecht...
Gel küçük şeylerden söz edelim bugün seninle....''
hani geçenlerde bahsetmiştin ya, hani ikimizden.. bir şiir arasında, ellerinin o kokusunu getirdi bana bu yazı...hani gelecekten bahsetmiştin bana dünde...kehribar renkli bir güne merhaba diyecek,gülüşlerin yankısında dans edecek gökkuşağına dolanacak oradan bulutlara selam yollayacaktık ...hı! sevdiceğim gülyüzlüm,ne olduda böyle dolandı küskünlüğe bugün...aşk bir tek o demezmiydi aşkın arasına başka bir harf giremez ki...aşk başkasını kabul etmez ki.. biliyordum aşkın gerçekliği mola vermez ki ...yoksa aşk olmazdı...yoksa aşk varolmazdıgeneralim...yoksa aşk var olamazdı kendi hudutlarında..bir kuşun kanadındaydım ve proust hemen ellerimde şimdi,bir acı dağının en tepesine bırakmıştım gözyaşını yerçekimsiz karanfil misali,günah değilmiydi bunca döktüğüm gözyaşı,günah değilmiydi...
abelard ve heleoise!! bulmalıyım sizleri,bulmalı gerçekliği duyumsamalıyım hayatta...kehribar renkli günler biliyorum sende biliyorsun, neyi demeden keşkesizliği,
adam kadını duyumsamıyor kadın adamı duyumsuyordu ısrarlı ellerini kenetlenişindeki ısrardan sızıyordu aşk,mor bir tavanın gölgesinde bir gecenin gürültüsünde kafkavari bir sisin içinden seçilmeliydi aydınlık bir kelimenn son harfine takılı,kelebek izlerinin uçuşları vardı,bir oyuncak bebeğinin takılı kirpikleri bir kaç parça müzik dağıtılmıştı masaya...bir votka kadehinin buzları çevriliyordu avuçların içinde,duyumsama hissetme ve samimiyet içgüdüsüzlükte...bir gidişin bekleyişi olmazdı bu defa biliyordu kız,bu gidiş bir dönüşü artık kaldırmazdı istemesede istemeselerde,bir odanın içi şiir dolu şimdi,aşk tüm harfleriyle ellerinde...bir vapurun gece aydınlığı süzülüyordu gökyüzünde ayın içine sanki,bir yaprak düşmüştü kirpiklerinin üzerine bir kaşkolun boynu sarışı gibi sıcacıktı papatyanın rengi ,kendine aitlik kol geziyordu piyanonun tuşlarında siyahın içinde beyaz,beyazın içinde gezinen tanımadık bir romancı vardı ayakları gövdesinin tersi renginde,ellerini uzattı korkularını uzat dedi bana ben büyüğüm ben korkuları bilirim,kızıl bir gökyüzünün aydınlığıydı bu bakışı ve bu sarışı,içimi kaplayan bir huzurun göstergesi minik ve sakin bir gülüş varolmuştu yüzümde,himayemdesin dedi küçük bak yerin burası,tanrıya şükürler olsun ki ,incitmeyin ama nolur dedim beni artık çok incindim ne olur artık incitmeyin beni,incitmekten korkun ama siz dedim beni ellerine korkmadığını söylediği korkularımı verirken sıralı,ne olur siz beni incitmekten korkun dedim,sevmenin gerekleri olsun aramızda sonra aşkın binbir rengi,ama hoyratlık olmasın ,onu kaybetmekten korkmak olsun,bilakis üstüne titrensin ,üstüme titrensin birer incitanesi misali...yalvarırım dedim başımı kaldırıp boyuna, yalvarırım artık beni incitmekten korkun,her şey sevginin erekleri çünkü generalim..ajarın romanlarındaki çocuklar sarmıştı dörtbiryanımızı...ajarın roman çocuk gülümseyişi çok kırılgandı,iştahım hiç yoktu annemin söylediği rengim çok solgundu,localin duvara yansıyan çizgi filmini görmek istedi canım yine yaslandığım o pervazın o günkü eteklerinde,söz veriyorum bu defa görüntüyü kesenlerin duruşlarına kızmayacaktım, keşke önemsese,keşke bu defa ciddiye alsa,keşke 'nasılsa'! demese..ydi.
bir elipsin iç teğetinde merkez kaçkını bir sahipsizlik vardı artık şimdi.

h.c dan


dün bir rüya,yarınsa bir hayaldir.
rüyayı mutlu,
hayali umutlu yapan
bu gündür.
bu güne iyi bak.

9/14/2007


Akşam oldu yine
dün gibi aynı,
muhtemel yarın gibi...

9/10/2007

Bir sıkıntı denizindeydim sabahta ,şapkasında beyaz bulutlarıyla rengi mavi olsada bu gökyüzü hayatı bırakma isteği ayaklarımdan aşağı taşmıştı da, sırtımı dahi taşımaktan aciz bir ağızla yürüdüm yolları bende 10 eylülde öğlende istanbul da…bir köşe bulsam kapalı gizli kutumu kutu beni unutup gidesim var,olmadı kalbimi beynimi bana ait ne varsa hepsini bir kuyumcuda bozdurasım ,karşılığında iki işe yaramaz madenle dolaşasım var ,olmadı tüm dünyamı yıkasım ,wc de tüm kadınlar neden suratlarında bir kibir le aynada kendilerine bakıyorlar bilmediğim bir güzellik yarışması varda banamı çaktırmıyorlar oysa elbisemle uyumlu renkte ama bakın benim topuklularımda,garsonu durdurup salatanın üstündeki bu tuna balıklarını neden bana yediriyorsunuz gibi aptal bir soruya eşlik edecek gözyaşım hazırda üzerimdeydi de yine salatanın orta yerine daldırdığım çatalın uçlarında çoktan şakırdamaya başlamışlardı bile …ekşi bir masal tadında bir telefon konuşmasını terk etmek istedim günün öğle vakti bir yokuş üstünde,bir paket antibiyotiği bir tomografiyle değiş tokuş etmesem ne olur ki dememle canlandı en sevdiğim hali resmi geçitlerle ,daldım aralarına umarsızlığımla, topuklu ayakkabılarım çok mu sıkıyor dedim bana,bir cd kapağı yankılanıyorken ardımdan en sevdiğim resimlere baktım, boyumca olanlarına yine …bilmediğim bir sokakta bir mağaza benim mi önümde mi belirmişti ben mi gelmiştim ama, onsuz çok hırçınsın dedi yanımdaki adam ,kadında başıyla onayladı...doğruladım gözlerimle...
koşar adım döndüm fotoğrafların asılı olduğu meydana her bir fotoğrafa ... en benzeyenleri en çok sevdiğim ve ona en aşık olduğum hikaye desenli olanlarına ,işte renk renk şiirlerle çerçevelilere…
en sevdiğim beyaz renkli olanlarıydı birde mavi,ona çok yakışıyordu zira...

;;;_____________

artık düşünmeli geceyle gündüzü
artık düşünmeli gökteki bulutun rengini
artık düşünmeli sudaki şavkı
artık düşünmeli köşebaşındaki yaşlıyı
artık düşünmeli
artık düşünmeli düşlemeden
artık düşünmeli düşmeden
artık gerçekten büyümeli
gerçekten____________________________;;;

9/04/2007

görülemeyen

ortada olanlar

görünen

beyhude kelimesinin ardındakiler

8/27/2007

az mavi bir akşamın sıkıntısında sanki ortalık


yağmur kokusuda çekti gitti


kalanlar bir sen bir ben


birde elde kalan hep bilinmedikler


yüzüm üzgün


suratım düşük

ve hiç keyfim yok nicedir

masal öncesi çağdan kalan

bir şiir arası versek keşke bu matinede

film devam ederken tamda kendi sualinde

uyaksız kaygısız ve de tasasız

8/22/2007

rüzgarların eteklari havalanıyor ikindi güneşinde/sartre gölgesine sığınanlardanım/hayatta salt düşünce üretmek isteyenlerdenim/ artık kendi içimde kendim için/bir arka bahçem var bilinmeyenim /görünmeyenim/ kimsenin değil ama yaşasın sadece benim/yaşamaksa en büyük mecburiyetim dedim anneme/ bu dünyada yaşayayım o halde bennde sessizce/kimseler karışmadan/kimselere karışmadan/ kendi yaşamımda/ dedi küçük bir kız aldanışa...ve vakitsiz yazılar yazmak için kapandı bir odaya bir hikaye ve bir şiir arasında....kalemin ucu karıştı bulanıklığa,bulanıklık ise karışacak eninde sonunda aydınlığa dedi...ve aydınlanacak tek bir lambanın tozu altında. dedi yine...bir duvar buldu kendine ardında küçük bir bahçe bir kaç sandalye ve bir resim bir kurbağa hemen üstünde...eliyle itti kurbağayı resmi almak için,masallara giden yol belirdi hemen ardında çerçevenin ardında...bir masal kavgaya tutuştu sihriyle küstü kız geri geldi tüm geçtiği yollardan yine,ardında düşen arpa tanelerini gökyüzünün kanatları süpürdü bir bir,bir tufan geldi bir rüzgara karıştı ,bir güneş ısıttı ve bir yağmur yağdı aynı anda yine...gündüzün üstünü gece örttü ve geceye örtünürkende kız gözyaşlarıyla uykusuna yine daldı.....ve sabah oldu aynı hayata yine uyandı...yaşamak demişlerdi ona en büyük mecburiyetin diye, yaşamın içinde bir kere...mecburiyetini önüne taktı yürür gibi konuşur gibi oturur gibi güler gibi yaptı...tüm sahteliklere sırtını dönüp tüm ama tüm ikiyüzlülüklere tüm gördüğü halde görmemiş gibi olduklarını bir celsede indirip ellerinden bir şarkı geçirdi içinden en çok sevdiği sesten.....yaşamaktı bunun adı,annesinin babasının ona sunduğu onun hayatın içinde mecbur olduğu tek şeyle yola koyuldu,allahın varlığı kalbinde hayatın en kötü tarafı bu dedi mecburiyetten yaşamak ve sonu beklemek....

8/20/2007

gelecekte okunacak ya hani bu satır 'sen'

yaptığın herşeyi, ellerinle yıkmaya başladığının resmigünü bugündür işte....

8/17/2007

bugün 17 ağustos...çoğu kimse için acının o en derin acının gündoğumu.birisi için ise bir koşuşun hatırlanışı bulutlu bir günde bir e..........

8/16/2007

şah - mat/larla işim yok,hayatla satranç oynamıyorum...

kendi






:
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
____________kendimin fotoGrafı,dır____.

8/12/2007

uzun bir yol

uzun bir yol gecesinde koştum sana
kısa bir sarılma verdin gündüzde kucağıma

.] © 2008. Template by Dicas Blogger.

TOPO