Bir yangın yerinde karşılaştık yine onunla,her yan güvensizlik yüklüydü olduğu yerde, korkutucu...dört bir yandan yükseliyordu içimdeki endişe duvarları,çok ağlamıştım ansızın,isyan etmiş,sessiz haykırmıştım kendimle,haksız bir çaresizlikti bu yaşadığım yaşattığı belkide ama haksızlığı bile önemseyemeyecek noktadaydım...yeter ki iyi olsundu...yeter ki...yeni bir paragraftı içimde,yeni bir paragrafın ilk cümlesiydi...ilk harfiydi...bitmeyen bitmeyeceğini bildiğim bir endişenin tam orta yerindeydim...burası ,her yer,soluduğum hava bile az geliyordu...kelimenin tam anlamında bir çaresizlik...dua etmeliydim...dua etmeli allaha...korkusuzluğundan korkması ise ondan tek isteğimdi...korkusuzluğundan korkmalıydı...nafile olduğunu bilsemde...dönmeliydi...bir an önce dönmeliydi...ait olduğu yerlere...endişesizlik istemem bencillikmiydi...çok güzel uyuyordu...uyurken kirpikleri hiç kıpırdamıyordu...neredeydi acaba...hangi diyarlara gitmişti kendini alıp...anlamsız değildi yüzü...bir elini başının altına aldığı yüzünde gün ışığı vardı aydınlık,berrak bir rüya görüyor olmalıydı,aydınlık...yüzündeki bu anlamın başka bir manası yoktu...oturduğum yerde sessizce seviyordum,sessizce seyrediyordum öğleden sonraları uyumalarını böylesi hep,kendini alıp sessizce gitmelerini...hareketlerimin sessizliği bozmasından dahi korkuyordum,uyanana kadar bekliyordum hep...dalıp gidiyordum yüzüne,rengine...öncesi gibi olmayan bir sevgi peydahlanmıştı başkaydı bu...çok başkaydı hissettiklerim...aklım saçlarına takılıp gidiyor her defasında,hikayeler fısıldıyordu kulağıma yürüdüğüm yollar...dünün gölgesinden kurtulmuştum ama sanırım o hala dündeydi...kabullenemiyor gibiydi yada anlayamıyor gibi ama ben kurtulmuştum,oda kurtulmalıydı,geleceğimiz var ,sanıyorum en azından,bir umutla hala...geceleri hep severdi,gündüz düşkünü ben saçlarında geceyi hep hayal ediyordum...ellerimle yüzümü sıkıntıyla ovuşturduğumda ısrarlı çalan bir arkadaşın telefonundan kaçmak için kaldığım bu yerdeydim şimdi,sıkkındım,bir hayli...bir deniz vardı önümde, dalgaları ardı gülüş sesleri duyuluyordu, anlamsızlığa yakalanmak istemediğim yerlerde dolaşsamda sorular ve bir kadeh şampanya isteyen o şımarıklığa çarpıyordum,o masaya gelip oturmasını hiç istememiştim ama sanki duymuşçasına gelip konmuştu bir baykuş gibi,şımarık çok şımarıktı,çok,hiddetleniyordum belki ama karşımdaki aynadan bana bakan ben bana güven veriyordu neyseki,derin derin nefes alıyor kalkıp gitmemek için gözlerimi kapıyordum...susuyordum hep susuyordum...kendimle hesaplaşıyordum ama o anda o meydanın ortasında...içimde çok büyük fırtınalar kopuyordu,hiç kimselerin aslında asla göremeyeceği...biliyordum artık hissedemediği şeyi anlayamıyordu insan,o da anlamıyordu beni,anlamıyordu suçlayamazdım alışık olmadığı şekillerdim ben bilmediği sözler görmediği şeylerdim hep,aklının tasavvuru dışıydım...anlayamayacaktı da biliyordum...derdi hep kendiydi zamanın çoğunda yada bana yansıttığı buydu ama hep belkiler vardı aramızda işte böyle hep belkiler ikilemler git geller...bir maketin yükseltisine doğru uzanan bir elin kalemi doğrultusunda yürüyordum sanki...bazen diye bir kelime hayatıma girmişti...bazen insan kendini özel hissetmek istiyordu,bazen etrafımı kaplayan bu sessizliğin içinde bir sesi hayal etmekten öte duymak istiyordu insan,bazen işte...söylesem muhtemelen duyamayacağı bir sesle mırıldanıyordum bunları, günlerden pazardı,hava neyseki güneşliydi ve önümde hemen bir yarın vardı şimdi dünden kurtulduğum...geleceğimiz,ikimiz...sandığım en azından...hakanın söylediği doğruydu,arkadaşımın...buruktum,bir yanım iyiden iyiye dökülüyordu içimde,toplayamıyordum artık...o ise seyrediyordu benim bu hallerimi,uzaktan seyredebileceğini hala söylüyordu ısrarlı...ben ise gözlerinin önünde göz göre göre tükeniyordum,farkedemiyordu kareleri,o peşinsıra kareleri dahi hala göremiyordu,suçlayamadım ki elbet kızamıyorken üstelik ona suçlayamazdım o bana çok uzak diyarlarda başka hayallerin eteklerindeyken bir doğumgünü pastasının mumları üzerindeki ateşteydim bende,turuncuya yakın bir renk hakimken bir mor doğruldu sanıldığının aksine ,akşam olmuştu,hava kararmıştı,bilmediğim ve ürktüğüm diyarların sesleri çok ultimatör geliyordu,bir şeyler oluyordu,evet bir şeyler,korkuyordum zamansız korkuyordum üstelik...yalnızdım ve bugün benim doğumgünümdü...bir insanın en özel günü...arkadaşımın söylediği doğruydu ondan saklayacak değildim,buruktum...hafif karanlık bir fluoerasan ışığı bir türlü aydınlatmıyordu ortalığı,her bir göz kırpışında daha hızlı daha hızlı kirpiklerimi çırpıyor aydınlık bulmaya çalışıyordum...karanlıktı her yan karanlıktı...her yan, bir sıcaklık soğuyordu, zamansız soğuyordu ellerimde üstelik gözgöre göre...dökülüyordu içim parça parça,bir kelebeğin cılız uçuşu vardı gözlerimde bulanık, bulanık bir bayılma halindeydi görüntülerde...çok bulanık...ne oluyordu iyi bir şey olacak mıydı,ne oluyordu uzaklarda,anlayamadığım...bu kadar kolaymıydı herşey bu kadar vageçilebilir bu kadar kayıp gidici...çok incitici,her şey haddinden fazla ağır ve incitici artık...yüzümün tamamında bir ekşilik bir iç sıkıntısı peydahlanmıştı,bir iç daralması...birisi içten içe elinde bir iple sanki boğuyordu içimdekileri, öldürüyordu hiç acımadan...nefes alamıyordum,görmüyordu...umursamıyordu en fenası...en fenası...tek başıma bir inanca ne kadar sarılabilirdim ki, ne kadar inanabilirdim...bir resme bakıp dua ediyordu msessizce...varlığı varken çok güzel,yokken kocaman bir yokluktu işte...bir umuttu şimdi,şimdi bir duaydı,bir belkiydi...o an ,oan olsa keşke diyen sessiz bir dilek...balon bir kadehin içindeki gözyaşlarına karışmak istediğim aydı kasım...ortasındaydı takvim...başım çok ağrıyordu geçmeyen bir 3 gün toplamında...elim şakaklarımda camdan dışarı bakıyorken ben düşünüyordum bolca...renkli görüntüler vardı anlamadığım sürekli konuşuyorlardı,anlamsız,çok anlamsızsınız benimde zaten canım sıkkın,sabah olsun istiyordum bu ay bitsin bu yıl herşey bitsindi dayanamıyordum...aynılık ,bu kelimeden nefret ediyordum,tekrarlardan daha çok üstelik...yağmur yağsın istiyordum tüm şehre ,belki böylece gökyüzüne karışabilirdim özgürce kimseye hesap vermeden...en çok onun olduğu yerlerdi buralar dolaştığım gönüllüce içimdeki kaçak sevinçle,ona aitliklerde özgürdüm ,sıcaklığı vururdu her daim yüzüme,kirpiklerim hep bir neme teslim olsada korkusuzca onun gölgesine sığınırdım,o devleşir devleşir devleşirdi bu insan haliyle karşımda,ben dizlerimi kendime çekmiş başımı yasladığım ellerimin üstünden bakardım onun bu hallerine...ve hep aynı cümleyi mırıldanırdım içimden ona '.... .........' ,sonra,sonra işte rüzgargülünün kanatları gelirdi hep bakışlarımın önüne, çocuksu bir heyecanla...bir kurşunkalemin koyuluğunda hıphızlı koşuyordum doğrusal...nefes almaya çalışıyordum,boğuluyordum sanki...biri yada bir şey içimi parçalıyordu,anlatamıyordum...merdivenleri sarı kaplı bir paket ile inmiştim,kucağımda sarılarak tüm yol boyunca yürümüştüm...sıkıca sarılmıştım...ve orada diğer paketlerin arsındaydılar artık...orada duygular vardı ama...paket yapmış sıkıca sarılmış ve kargoya verilmiş duygular,kalbim...ağlamamalıydım,ağlamamalıydım gözbebeklerimi kaplayan bu şeyler akmamalıydı,allahım lütfen...lütfen allahım...lütfen...lütfen güç ver bana.lütfen.
insanın içi neden acırdı ki...neden...bu nasıl bir tanımlama,bir duygunun yol açtığı nasıl bir ağrı bu...fiziksel bir darp bile yemeden insanın içi nasıl böylesi acır ki ,nasıl bir soyut duygu nasıl bir somut acıya yol açabiliyor ki...vs gibi soruları başımda durmuş bana soruyordum...bir yatağa boylu boyunca uzanmış durağan gözlerle galeri boşluğunda bir noktaya bakıyordum ,boşluğa vuran yüksekliğin içinde kaybolmuş olmam lazım gelirken bir diğerimde başımda endişeli beni bekliyordu,ama hemen ayağa kalkamayacağımı biliyordum bir diğerimde benim başımda bekleyecekti bunuda biliyordum neyseki, ve hiç bir şey umurumda değildi ,ben bile...ben bile...tek bir kelimem vardı bileşik içimde,yüzününışığı...gülüşü geri gelmeliydi.
onun için ne kadar önemsiz olduğumu ispatlamıştı,ne kadar değersiz...savrulmuştum kopmuştum kurumaya yüz tutmuş ağacın dalındaki tutunuşumdan...bilmediğim bir yükseklikten aşağı doğru uçuşuyordum kahverengi lekeler vardı bir kaç hayvan pati izi çürümüş bir kaç ot parçası cılızda bir gün ışığı...yere düştüğüm an ilk sırtımda kuvvetli bir ağrı hissettim,çok kuvvetli...
ağlamayacaktım...ağlamayacaktım...kendime böyle bir söz vermiştim...ağlamayacaktım...AĞLAMAYACAKTIM...tanrım lütfen ağlamamalıyım şimdi özellikle şu anda burada yalvarırım ağlamak istemiyorum...neden akıyor peki bu gözyaşları...neden durmuyor neden durduramıyorum...neden...
neden neden neden
neden
alışkın olmadığım bir dünyaydı o...hiç alışkın olmadığım hemde...ve sanki ben o dünyayı biliyor muşum yada o dünyada ayakta durabilirmişim gibi davranıyordu bana...korumuyordu...arkadaşımın dediği gibi bulutlara bakmalımıydım peki...bak sonbahar geçiyor dedi telefonda hiç bulutlara bakıyormusun dedi ben nedenli ağlarken telefonun ucunda...nedenli ağlarken...biz bakalım istiyordum diyemedim,sahibi çok uzaklardaydı bizin,çok, ben değil biz bakalım istiyordum, çünkü diyemedim...ve kutu hala masamın altında o günkü haliyle duruyordu,öylece...şehre yağmur yağmıştı saatler gece olmuştu bir sonraki gün ağaracaktı birazdan...çok ağlamıştım bugünde,durmamıştı sürekli akmıştı bir şeyler...sürekli ama...gecede gökyüzüne bakmıştım bulutlar yoktu ama...bir ışık kapının önüne süzülmüştü alt katta yürüyen bir kadının topuk seslerine eşlikçi ve karşımda rüzgargülü...sabaha az kalmıştı...sabaha az kalmıştı.sabah olmuştu gözlerimi açtığımda...karşımdaki boşlukta yazıyordu
'dün yoktuysa ,yarında yoktu' diye...elim yüzümde bakıyordum hayata...hayatın ta içine...sokaklar iyiki vardınız...iyiki vardınız...
ve], dün yoktuysa yarın yoktu. sevdiğim bir kadını okumuştum gözyaşlarımla adı deniz ,şöyle diyordu yazısında ''Tankınız ne güçlü generalim/Siler süpürür bir ormanı/Yüz insanı ezer geçer/Ama bir kusurcuğu var/İster bir sürücü/Bombardıman uzağınız ne güçlü generalim/Fırtınadan tez gider, filden zorlu/Ama bir kusurcuğu var; Usta ister yapacak/İnsan dediğin nice işler görür, generalim/Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin/Ama bir kusurcuğu var/Bilir düşünmesini de/B.Brecht...
Gel küçük şeylerden söz edelim bugün seninle....''
hani geçenlerde bahsetmiştin ya, hani ikimizden.. bir şiir arasında, ellerinin o kokusunu getirdi bana bu yazı...hani gelecekten bahsetmiştin bana dünde...kehribar renkli bir güne merhaba diyecek,gülüşlerin yankısında dans edecek gökkuşağına dolanacak oradan bulutlara selam yollayacaktık ...hı! sevdiceğim gülyüzlüm,ne olduda böyle dolandı küskünlüğe bugün...aşk bir tek o demezmiydi aşkın arasına başka bir harf giremez ki...aşk başkasını kabul etmez ki.. biliyordum aşkın gerçekliği mola vermez ki ...yoksa aşk olmazdı...yoksa aşk varolmazdıgeneralim...yoksa aşk var olamazdı kendi hudutlarında..bir kuşun kanadındaydım ve proust hemen ellerimde şimdi,bir acı dağının en tepesine bırakmıştım gözyaşını yerçekimsiz karanfil misali,günah değilmiydi bunca döktüğüm gözyaşı,günah değilmiydi...
abelard ve heleoise!! bulmalıyım sizleri,bulmalı gerçekliği duyumsamalıyım hayatta...kehribar renkli günler biliyorum sende biliyorsun, neyi demeden keşkesizliği,
adam kadını duyumsamıyor kadın adamı duyumsuyordu ısrarlı ellerini kenetlenişindeki ısrardan sızıyordu aşk,mor bir tavanın gölgesinde bir gecenin gürültüsünde kafkavari bir sisin içinden seçilmeliydi aydınlık bir kelimenn son harfine takılı,kelebek izlerinin uçuşları vardı,bir oyuncak bebeğinin takılı kirpikleri bir kaç parça müzik dağıtılmıştı masaya...bir votka kadehinin buzları çevriliyordu avuçların içinde,duyumsama hissetme ve samimiyet içgüdüsüzlükte...bir gidişin bekleyişi olmazdı bu defa biliyordu kız,bu gidiş bir dönüşü artık kaldırmazdı istemesede istemeselerde,bir odanın içi şiir dolu şimdi,aşk tüm harfleriyle ellerinde...bir vapurun gece aydınlığı süzülüyordu gökyüzünde ayın içine sanki,bir yaprak düşmüştü kirpiklerinin üzerine bir kaşkolun boynu sarışı gibi sıcacıktı papatyanın rengi ,kendine aitlik kol geziyordu piyanonun tuşlarında siyahın içinde beyaz,beyazın içinde gezinen tanımadık bir romancı vardı ayakları gövdesinin tersi renginde,ellerini uzattı korkularını uzat dedi bana ben büyüğüm ben korkuları bilirim,kızıl bir gökyüzünün aydınlığıydı bu bakışı ve bu sarışı,içimi kaplayan bir huzurun göstergesi minik ve sakin bir gülüş varolmuştu yüzümde,himayemdesin dedi küçük bak yerin burası,tanrıya şükürler olsun ki ,incitmeyin ama nolur dedim beni artık çok incindim ne olur artık incitmeyin beni,incitmekten korkun ama siz dedim beni ellerine korkmadığını söylediği korkularımı verirken sıralı,ne olur siz beni incitmekten korkun dedim,sevmenin gerekleri olsun aramızda sonra aşkın binbir rengi,ama hoyratlık olmasın ,onu kaybetmekten korkmak olsun,bilakis üstüne titrensin ,üstüme titrensin birer incitanesi misali...yalvarırım dedim başımı kaldırıp boyuna, yalvarırım artık beni incitmekten korkun,her şey sevginin erekleri çünkü generalim..ajarın romanlarındaki çocuklar sarmıştı dörtbiryanımızı...ajarın roman çocuk gülümseyişi çok kırılgandı,iştahım hiç yoktu annemin söylediği rengim çok solgundu,localin duvara yansıyan çizgi filmini görmek istedi canım yine yaslandığım o pervazın o günkü eteklerinde,söz veriyorum bu defa görüntüyü kesenlerin duruşlarına kızmayacaktım, keşke önemsese,keşke bu defa ciddiye alsa,keşke 'nasılsa'! demese..ydi.
bir elipsin iç teğetinde merkez kaçkını bir sahipsizlik vardı artık şimdi.