8/06/2009

uzayda hayat var mı

*hani sen -artık- bir şey söylüyorsundur, sonra aynı bir şeyler, sonra yine aynı bir şeyler, hani olmasınlar...'ama' anlamak değilde, anlaşılmak hiç değilde,define bulmuşçasına sevindikleri o kendine inandırdıklarının ben biliyorumların kıyısından köşesinden değilde tam içinden bulup çıkardıkları kendilerine açıklamalarıyla hala, konuşmuyorlar mı...gitsen neden gittiğini anlamazlar, kalsan neden kaldığının farkında değildirler...
adı bu ilk hece ben/ sonrası çorap söküğü/ cillik...
*fazla uzun bir cümle oldu,yoruldum,bir iki üç tıp
*akdeniz heykeli görmeyeli uzun zaman oldu
*kaş çok özlendin
*köprünün sarı ışıkları facia
*cohen hoşgeldin
*i.acar boş mu konuşuyor dolu mu anlayamıyorum
*yorgunum yorgunum yorgunum
*bu çizim bitmez
*gardot son cd süper ötesi, yıllar öncesi
*beynimizin % 70i suymuş fazla harcamayalım
*ve ' kraker kelebeği ' neredesin neredesin

7/28/2009

ne kalır!

ne kalır!
akşamdan sabaha
ya da dünden yarınlara
uykulu vakitlerin
kirpik aralıkları mı!

ne kalır!
akşamdan sabaha ,
sırtını döndüğün bahar yangınlarında
ilk aldanış çiçekleri
eteklerinde açan gün rengi mi!

bilinmez ki tuzlu deniz yontusunun
tenin üstünde biriken tozlu rafları,
silkelenmedikçe temizlenmeyecekler

ne kalır!
sonraya ait öncelerden
ne kalır!


7/26/2009

'yaşama uğraşı'

Başkalarıyla – hatta karşına çıkan tek insanla – sanki her şey o an başlayacak ve biraz sonra bitecekmiş gibi yaşamalısın. (Yaşama Uğraşı 322)

Kendini öldürmeye karar vermiş bir adamın damarlarından boğazına yönelen bu gizli ve köklü sevinç neden? Ölümle yüz yüze gelindi mi, hâlâ diri oluşumuzun kafaya dank başka bir şey kalmaz geriye (Yaşama Uğraşı 98)

Kimbilir kaç kez o güvenli ve yerinde karara vardık: Ondan 'uzak duracak', ona sanki her şey şimdi başlıyormuş gibi davranacak, bu arada da onun her tutumunu biliyor olmanın getirdiği büyük avantaja sahip olacaktık. Ve kimbilir kaç kez bunu başaramadık? Niçinine bir bakalım. Yalnızlıkla bütünleşip onun karşısında kurban rolünü oynadık. Onun karşısında sakin ve hazır olmalısın; yalnızlığına dalmalısın. Artık kaya ol, dalga değil. '33'nte sandaldaki sağlamlığına yeniden kavuş. Boşalan içsel enerjini tazele. Rıza göster, talep etme. Bekle. Her dürtünün seni nerelere götüreceğini gör. O bildik alçaltıcı durumlara götüren bütün dürtülere egemen ol. Bunu yapamazsan, hiçbir şey yapamazsın. (Yaşama Uğraşı 100)

Gerçeğin mutlak mantığına inanan düşünürler bu konuyu bir kadınla ciddi olarak tartışmamışlardır. (Yaşama Uğraşı 101) Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoşmuş gibi davranırlar ona: “Hadi, kalk bakalım; yeter bu kadar; hadi işine; öyle değil; ha şöyle...” (Yaşama Uğraşı 103)

Eskiden beri bilinen bir şey, ama yeniden bulduğum için kendi adıma seviniyorum. Ancak bir özveriyi gerektiren sevgiye inan; bunun dışında herşey, çoğu zaman, boş sözlerden başka bir şey değildir. (114)
Acı çekmek (mutsuzluk, yas), düşünceleri belli bölgelerden uzak tutmak, böylece orada egemen olan acılardan kurtulmak için zihinde tel örgü yaratmak gibidir. Bu bakımdan, manevi yetenekleri sınırlar acı çekmek (116)

Fırtınalı bir iç hayatları olup da konuşarak ya da yazarak içlerini dökmek istemeyenler, aslında, fırtınalı iç hayatları olmayan insanlardır.
Yalnız bir insanla arkadaşlık et, herkesten çok konuştuğunu göreceksin. (125)

Elbette acı çekerek insan birçok şey öğrenebilir. Ne yazık ki acı çekmek öğrendiklerimizden yararlanacak gücü bırakmaz bizde; bir şeyi sadece bilmekse, hiçten de az bir şeydir. (130)

İnsan nasıl ölümü düşünmeyebiliyorsa, kadınları da düşünmeden edebilir. (135)

Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum...(142)

Bekârlar evlilerden daha çok ciddiye alırlar evliliği (163)
Kıskançlığa karşı geçici bir çaredir cinsel ahlak. Bir başka erkeğin cinsel gücüyle herhangi bir karşılaştırmayı önleme çabasıdır. Kışkançlık ise böyle bir karşılaştırma yapma zorunda kalma korkusudur. (166)

Bir çeşit insan vardır ki, hayattan bir şey beklememeye alışmıştır; ne yaptığı bir iş, ne de çektiği acı için bir karşılık umar. Ne olursa olsun, hiç kimseden, hatta yardım ettiklerinden bile bir şey beklemez. Dolayısıyla, ancak dilediği zaman başkalarına yardım eder. Tıpkı benim gibi.(179)

Bir başka insanın çocukluğunu öğrenmek, onu yeniden yaşamak istemek, belli bir sevgi belirtisidir. (206)

Aşk iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir. (212)

Hayatın alaycı yasalarıdan biri de şudur: Sevilen kimse, veren değil, alan insandır. Sevilen kimse sevmez, çünkü seven, verir. Bu da anlaşılmayacak bir şey değildir; çünkü vermek almak kadar kolay unutulmayan bir zevktir; kendisine bir şey verdiğimiz insan bizim için gerekli, yani sevdiğimiz bir insan olur.
Vermek bir tutku, neredeyse bir kusurdur. Kendisine bir şeyler verebileceğimiz bir kimsemizin olması gerekir (234)

Bir kadın evlendiği zaman bir başka erkeğe ait olur; bir başka erkeğe ait olduğu zaman da artık ona söyleyeceğin hiçbir şey yoktur. (239)

Beklemek de bir uğraş. Hiçbir şey beklememek korkunç.(322)

Birtakım şeylerden düzenli ve inançlı olarak vazgeçen insan, hayatını işte bu vazgeçtiği şeyler üstüne kurmuştur. Gözü yalnız bunları görür. (373)

Zaferin tadını çıkarabilmemiz için ölülerin dirilmesi, yaşlıların gençleşmesi, uzaktaki dostlarımızın dönmesi gerekir. Biz bunun düşünü dar bir çevrede, bizim için bütün dünya sayılan bildik yüzler arasında kurmuştuk; şimdi büyüdüğümüze göre, yaptıklarımızın ve söylediklerimizin gene bu yüzlerde yansımasını isteriz. Oysa onlar yaşlanmış, ölmüş, kayıplara karışmışlardır. Bir daha dönmemecesine. Bu durumda umutsuzca çevremize bakar, bizi yalnız bırakan, ama bizi seven, yaptıklarımıza hayranlık duyacak olan bu küçük dünyayı yeniden yaratmaya çalışırız. Ama böyle bir dünya yoktur artık. (378)

Bir kadının aşkından değil; aşk – herhangi bir aşk – bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz, hiçliğimiz içinde gösterdiği için de öldürür kendini insan. (409)

Çivi çiviyi söker. Ama bir çarmıh yapılır dört çividen. (415)
Ama daha korkunç olanı şudur: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu belli etmemekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi. (Yaşama Uğraşı )
.
mutlak okumalı

liberte

bir kadın söylüyor
ikili ellerinin yaz renginde
beni var güneş karası
gözleri fırtınanın soğuk nefesi

bir şarkı var
tekil yalnızlığın boyun borcu
kelimeleri ağlamaklı
satırları kırmızı renkli

bir kadın var birde şarkısı
ne kadar söylese o kadar duyulmayacak
ne kadar söylense o kadar hep ağlayacak
ne kadar anlatsa o kadar anlaşılmayacak

bir şiir var tanımadık sokak başında
iki üç hırsız bakışlı yıldız kuşağında
doğuyorken tarih öncesi ensesinde
gitmeler var güneşin en derinine

kor yürekli şiir şimdi orta yaşında
bakıyor elleri küskün
dizlerine dökülen bitmeyen sese
şiirin bitemeyen kelimelerine

bugün var yarın yok gibi hayat

bugün var yarın yok gibi hayat
kanatlarından uçuyorken küskünlükler
kül rengi gecenin koynunda,
gözyaşlarına önce atlamak lazım sanki
ince bir iğne deliğinden usulca

yırtık bir paltonun eskisi gibi kokuyor sahaflar
yalnızlık dolu tozlu rafların ardında
kediler açıyor gürbüz kaldırımlara,
günebakan çiçekleri gibi ak boyunlarından
süzülüyor kent öğlesi, önce geçgin adımlarda

galata köprüsünün sarayburnu kıvrımında
bir hüzün eskisi var şimdi durgun bitevi
her akşam saçların tutamından
masallara dolanıyor nafile bir kadın gölgesi

iki dost yürüyorken geceyi
boylarından yukarı tırmanıyor kuru sarmaşımlar
ne kadar anlatsalar o kadar azalıyor sessizliğin sesi
ne kadar azalsalar o kadar çoğalıyor gürültünün rengi


herşey ve herkes kendi lisanında
konuşuyor içinden tek renkli

tekrar

içses
['özen ve önem' bu kadar mı uzak kıyı gercekten insan ruhunda. 'deger' gercekten kaybedilince mi anlasılıyor. peki önemsediklerime ilk gunku özenle davranmam suç mu! aynılık ve nasılsalarla doluyken 'benlikler' hala anlamadıkları neden hep ellerımın ucunda. susmalı yine ıyısı mı. susmalı. cunku samimi olan her sey uzaklasıyor bu anlarda. susmalı ve ıncınmemelı .öncesi nasılsa sonrasıda aynı nasılsa. kabullenmelı ]

hayat bir tekrar/lar silsilesi mi peki?aynılıklar ve aynılar

7/15/2009

her şey biraz yok aslında



*
uzak kıyıların kulaç atması gibiydi kelimeler, yazdıkça anlamını yitiriyordu içimdeki acı, daha az önce ağlayan ben değil miydim kendimle, neyse ki küçük kız çocuğu hallerinden sıyrılmış bir erişkin gibi gözyaşı dökebiliyordum ya da öyle sanıyordum, görse bu hallerimi sevinirdi belki büyüdüğüm için bir parça , geçmişin o küçük bir an/ı nasılda canlanmıştı ilk gün gibi...ne kadar tehlikeli bir şey bu, bir anı/yı ilk günkü tazeliğinde hissetmek, ne kadar korkutucu...


en çok bu mevsimi seviyordum ama geçsin bitsin istiyordum bu sene,hemen sonbahar gelsin yapraklarından vazgeçemeyen dalların ayrılık serenatlarına şahitlik edeyim istiyorum parmak uçlarında,usulca kahverengiliğini seyredeyim çınarların sonra şaşkın papağanların kaçışmalarını izleyeyim gökyüzü mavisinde...



boğuluyor gibiydim odanın içinde tüm günü evin içinde geçirmiş biri olarak dinlenmiş değil daha çok yorulmuştum hatıraların gölgesinde,bir yandan radyonun cızırtılı sesine bir televizyon kanalı eşlik ediyordu, gürültünün tam ortasındaydım ama içimdeki ses susmuyordu en fenası... tüm çıplaklığıyla canlanmıştı, imkansızdı, olanaksızdı, olmamalıydı...gidişinin üzerinden yıllar geçmişti, hem ben , ben çok değişmiştim, onu ne yeniden sevmek ne de hatırlamak istiyordum, kendi gerçeğim buydu, ama engelleyemediğim bir nehirde akıntıya kapılmış gibiydi benliğim, tutunduğum kara parçaları da benimle sürükleniyordu, korkmuyordum ama gücüm yoktu, yorgundum...anlamlarıma sahip çıkma isteği her şeyin üzerindeydi artık...


gitmek istiyordum neresi olduğunu bilmediğim rüzgarlarda...


bir cümle mırıldandım kendime yine ispat etmek istermişçesine dünü bugünde,

gerçekti her şey, onlar tümüyle gerçekti ve her şey biraz yoktu aslında
*
yüzünün solgunluğunda kafasını kaldırdığı defterden karşısındaki resme daldı,hikayesini düşündü fırça darbelerinin, en çok da renklerin sesini merak etti, müziğini/

7/12/2009

MOR KÜLHANİ


1. Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2. Şiirimiz her işi yapar abiler

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

Dirim kısa ölüm uzundur cehennemde herhal abiler

3. Şiirimiz gül kurutur abiler

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır manavlarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler.

4. Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir.

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5. Şiirimiz mor külhanidir abiler

Topağacından apartmanlarda odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

6. Şiirimiz kentten içeridir abiler

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
''ece ayhan''
sen çok yaşa

Huysuz değilim!

BİR KAHVE İÇİMİ
Ece Ayhan
İkinci Yeni’nin sivri dilli şairi Ece Ayhan, tedavi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi’nde, çektiği onca acıya rağmen kalemi elinden bırakmıyor. Kendisi için yapılan "huysuz şair" yakıştırmasını kabul etmeyen Ece Ayhan, bizde hakkını savunana huysuz dendiği görüşünde.
  • Canınız bunca yanarken şiiri düşünebiliyor musunuz?
    Bakın bir örnek vereyim. Vaktiyle ya herru ya merru diyerek Zürih’ten Türkiye’ye döndükten sonra menenjit oldum. Bir arkadaşla Boğaziçi Köprüsü’nde gidiyoruz. Sultantepe’de balkonda otururken şiir ekseninde düşünürdüm, karşıya geçen motorlardaki balonculardan para alıyorlar mı diye. Tam köprüden geçiyoruz bir yandan kusuyorum menenjit yüzünden, bir yandan da baloncuları soruyorum arkadaşa. Yani dün ve bugün, hastalıkta ve sağlıkta hep şiir düşündüm ben.

  • En son ne zaman şiir yazdınız?
    Bu sabah...

  • Okuyabilir misiniz?
    Hayır... Daha çok müsvedde.

  • Belki bir dize...
    Şu çekmeceyi çekin bakayım bir zahmet... Oradaki büyük kağıt... Evet o... Şöyle yazmışım: "İnsanın sınırı var mı yok mu göreceğiz/ kuyruğu titretmeden önce"

  • Onca hastalık geçirdiniz. Onlara kendi gerçekliklerinin dışında bir metafor olarak bakabildiniz mi?
    Aslında her şey bir metafor. Borges "Belki de bizim hayatımız, ormanda geceleyin avının peşinde sessizce ilerleyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir" diyor.

  • Göğsünüze ağır bir kelebek konduğunda, bakışsız bir kedi kara geçerken sokaktan, içinizdeki çekmecelere uzansanız... Nasıldır onlar, dağınık, kırık, kitli?
    İçimde çok kırık dökük çekmece var. Epey kırıldım.

  • Yalnızlık?
    Yalnızlık çekmem, canım hiç sıkılmaz benim. Biraz sivri dilliyimdir. Şairler çok boyun eğmişler, parası pulu, imkanları olan egemenlere. Eğmemeleri gerekirdi aslında. Bazı şeyleri hiç kurcalamamışlar. Ona çok kızıyorum. Böyle böyle birçoğuyla aram giderek açıldı.

  • Biraz da "huysuz" olduğunuz söyleniyor, ne dersiniz?
    Orhan Veli’nin sevgilisi Nahit Hanım "huysuz" derdi bana. Nahit Hanım’ın arkadaşlarını Afet İnan’ı, Ahmet Adnan Saygun’u, Nurullah Ataç’ı eleştirirdim. "Sus huysuz herif" derdi Nahit Hanım. Aslında hiç öyle huysuz biri değilim. Yıllar önce Arif Damar’la oturuyoruz. "Valla ben halim selim bir adamımdır" dedim. Şöyle bir baktı: "Öyle mi?" dedi. Çünkü duydukları başka türlü şeyler. Bir de ben hakkımı savunurum. Bizde hakkını savunan huysuz oluyor.

  • Hastane odasında en çok kimlerin yokluğunu hissediyorsunuz?
    Can Yücel’le Cemal Süreya’nın.

  • Burada olsalardı?
    Valla kafayı çekerlerdi... Can kadar değil ama Cemal de son dönemde kendini içkiye vermişti. Ben de konsomasyon kadınlar gibi içer gibi yaparak katılırdım onlara...

  • Hep merak ettiğim bir şey vardır. Meçhul öğrenci devlet dersinde öldürülmeseydi bu dersten geçebilecek miydi?
    Şimdi oraya kadar gitmeyelim. Birinci elden siyasal bir şey bu.

  • Peki deprem felaketinin ardından, devlet için ne söyleyeceksiniz? Devlet, devlet dersinden geçebildi mi?
    Geçemedi aslında. Geçseydi iyi olurdu tabii...

  • Son soru: Ne zaman eli zambaklı şair olup, bize uzun heceli bir kent vereceksiniz, depreme dayanıklı?
    Bilmiyorum. Karamsarım ama bir gün mutlaka...

  • http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/990828/ece.html

    28.08.99

    7/02/2009

    22mart

    gece sessizliği çarpıyor aynalara
    son dakikalarını yaşayan gün çırpıntısında


    bulanık sular okyanusu var mendireğe çekili
    kulaç atmaya çekinen yüzgeçlerinden
    açılmış ak pak kirli mi kirli gün seçkisi
    ter damlıyor şimdi dalgaların koynuna
    kör balıkçının ağlarından
    dizleri yakan ateş kovuşunda,
    sesteşi gizli kirpik bakışlarında
    yürüyorsun boylu boyunca
    gecenin omzunda
    katran karası varil sıcağından

    biri ak biri siyah
    biri dün biri bugün
    biri gece biri gündüz
    dünler bulvarı hatırlayışın bu gölgesi
    kendini ele veriyor ilk günkü gibi
    üşüntülerin buğulu nefesi

    korkuyor sol yanındaki kuzguni mevsim
    kendini dolaştırdığın sabahların koynunda,
    kent yalnız bir başınayken
    sen ağır aksak şiir akşamlarında
    yüzünün sarı gölgesi
    kanat çırpmaya yelteniyor

    omzundan havalanan şiir atlasına

    6/24/2009

    adsız

    su tepelerinin küçük elli cüceleri
    minik gövdeli sabahların

    uslanmaz hikayeleri,

    sözüm ona şiir mısraları bu ya
    baktığın denizlerin mavisi
    yürüğüm yolların sarısı,
    sözüm ona şiir ya
    bu eller peki şair mi,

    kolay mı karşıya geçtiğin yolda
    tekrardan ardını bulmak

    sabahları sırtlamak kolay mı!
    omuzlarından bıraktığın

    40 katır hamallığı

    sevgi bazen sessizdir, senin anlayamayacağındır karşındakinin yapabildiğidir ama.
    yıkıcı olmak hep en kolayıdır, ama esas zoru var etmektir , karşındakini suçlamadan yol alabiliyorsan bu hayatta ve evet şanslısın insan olmak adına.
    kendi içindeki ihtişamına kapılmıyorsan umursamıyorsun kraliçeliğini en güzel doğru yoldasın daima.
    ve evet sevgi çoğunlukla sessizdir, anlayamasanda, yapabildiğidir insanın
    snm/e

    6/15/2009

    yürümek güzel

    yürümek güzel kendini unuttuğun sokaklarda
    aldırmadan sıcağa
    dinlemeyerek adımların sancısını,
    2 liraya hayat satan ellerin terinde
    yokuş aşağı inmek arnavut kaldırımları bir çırpıda
    bilmediğin pencerelerin ardından atlamak
    ve koşmak bilinmezliğin gebe gözlerine
    fırlatmak öncesini
    bir öncesini
    ve hep öncesini
    hafiflemek sonra kapalı göz tenhalıklarında,
    kuru kalabalık sesler yontulurken
    susmak derin derin

    yürümek güzel kendinle
    kendini unutabildiğin sık gölgeliklerde
    kirpiklerini söküp gözyaşından
    duymayarak ta parmakların yankısını
    ve köşede kaybolan gölgenin ebruliğinde
    şaşkın tüten bakışlarını,
    unutmak güzel işte
    güzel unutmak
    tanıdık sana sarılmak gibi
    unutmak sonra işte yabancı seni

    ve yürümek güzel işte,bilmedik mevsimlerde seni

    yürümek güzel
    şehrin akşama çalan renginde
    güzel yürümek
    martılar konuşlanırken galata köprüsü üstünde,
    beklediğin iskele yamacında
    dalgalanıyorken şimdi karşı ezan sesi
    yürümek güzel gözlerini diktiğin deniz sarhoşluğunda

    yürümek güzel mırıldandığın bir kaç dizede
    ve anımsamak sonra ama şiiri
    çatlağın sızan akdeniz mavisinde

    sonra yalpalamak rüzgarın sarı sevincinde

    yürümek güzel
    dinleyerek usulca dalgaların kıyısını
    bankalar caddesinin ıssız yalnızlığını
    sarayburnu uzanmışken yine nazlı gövdesine
    yürümek güzel
    adım adım kenti gözlerinle

    göğe çekili ay renginde

    6/03/2009

    masa ve sandalye

    okunmadık suların taraçaları
    kök salıyor özlemin boynuna
    fakir bakışlarının gölgesi
    iki kişilik düşleyiş kalabalığı

    bir adam ile bir kadın yürüyor
    adımları geçmiş zaman masalları
    film icabı kenetli elleri

    bir adam oturuyor masaya
    bir kadın açıyor saçları yaka paça
    masa uyanıyor harekete ardı sıra
    sandalyeler diziliyor deviniminde
    bir bulut maviliyor gonca gül
    bir diken peydahlanıyor renginde
    uzun bir boyun kıvrılıyor saklambaçlı
    dikili püsküllerin kelimeleri
    bakmalarında neşeleniyor çocuklar gibi

    bir sandalye savruluyor adamdan bacakları cılız
    bir sandalye savruluyor kadından bacakları tıknaz
    parçalanıyor masanın gövdeleri suları boyunca
    üç boğumlu şiir güncesi
    masa ve sandalye gölgesi

    oturuyor adam sandalyeye
    oturuyor kadın sandalyeye
    ortada bir yeniyetme terli vazo
    dirsek yamaçlarına konuşuyor ikili,

    dinliyor masa tek kişilik.

    5/31/2009

    anka

    kanatları kiremit rengi
    anka kuşu bu son rüzgarında

    her şeyin hiçbir şeyinde
    kime ne desen biçare
    kendi gemisinin dümeni
    çoğu kaptansız biçare

    gözünü kısıp baktığın
    elinin ufuk çizgisinde
    atlıyor şaha kalkmış sular,
    gökyüzü dehlizinden
    gözyaşı denizine

    korkmazsın sen
    hiç korkmadın damlalardan
    biliyorsun çünkü
    tüm karanlıkların sonu yinede aydınlıklar,
    geçeceksin tüm kuytulukları
    dikenli tel örgülerin kalbini acıtan renginde
    sevmekten korkmayacaksın nede olsa
    sevilmeden önce yine

    başını çevirmiş yaslı ağaç gölgesi
    bilmeden bakıyor küskün dallarına
    ne çok kelime sarf edildi
    tonlarca doldu kalabalık, yapraklarında

    her şeye yakın hiçbir şeyde
    şimdi mayıs rüzgarları son deminde
    hiç kimse farkında değil
    çorak topraklarının renginde

    5/19/2009

    laf-u güzaf


    yalnızlık kaç çeşittir?
    tüm çeşitlerini bilirim:
    seni eklesem bana
    dolmaz ki yarım daima

    unutulmuşlar çarşısı yok mu bu koca şehirde
    bıraksam şu beni köhne bir köşede
    meteliğe kurşun atarken dirseklerim paramparça şiirlerde
    derinlikler bulanmasa sığlık geçitleriyle/
    gemisini kurtaran kaptan olsam,ama kağıt bir yelkenlide
    suya inince erimese,ağlamasam hani çocuk halimde!
    ve kurşun kalemle çizsem dalgaları sonra
    silinmese hep sevinsem daima,
    o bana bakar gibi bakmasa
    bu dinler gibi dinlemese
    ama şu anlasa
    gerisi laf-u güzaf olsa,

    yalnızlığın çok çeşidi var
    tekini ezbere bilirim.
    konuşmadan kelimelerin
    duyulmaz işte hiç sesin

    şiir niyetine değil bu harf dizimi
    orucu bozulmuş bir kere kelimelerin

    5/16/2009

    dün ve bugün

    dün ve bugün var hayatta
    unutmaya yakın uzaklıkta

    'hani' diye anlatılan masalların
    siyahi dirseklerinde gün
    aralık kirpik zamanları şimdisinde
    son sefer yine şairler meclisinde

    dumanı tüten şiir geçmişinin
    açıyorken mayıs çiçekleri
    şimdi anlatıyor yaz akşamları
    son şiirin yaslı ellerini

    mırıldanıyor ağır aksak gitar telleri,
    uzak bakışların soğuk yanılsamalarında
    dökülürken hüznün sarı mum rengi
    mevsimlerin tadı mı kaçkın
    yoksa düşler mi hep serseri

    bir insan neden ağlar sahi
    bugünün içinde açan dünde
    köklerini söktüğü, toprak üstünde...

    5/13/2009

    yolculuk

    kendime uzak kıyılarım var
    bilmediğim keşfedilmemiş çoraklıkta,
    nasırlı adımlarınla basıyorsun ya
    çocukluğum korkuyor,
    sende bir başınalık mevsimleri
    oysa suskundu kalbimin yeni dinen kasırga seli,
    şimdi bir şeyler var duruşunda karşı konulmaz,
    akıyor cenderenin ağzından gövdenin sesi

    yuvalanıyor yeni yetme fotoğraflar
    aynı şarkının aynı sabahında
    işte bu yüzden sessizlik!

    içimdeki ormandan devrilirken bir ağaç gölgesi

    bilmiyorsun
    bilme
    baharda sürgün veren
    kendime göç insan siluetimi

    4/26/2009

    martılar gördüm sabah

    martılar gördüm sabah
    kanatlarında uçuşan tüller,

    beyaz bulutlara dolalı kaldırımlarda
    yürüyen çocuk parmaklı serçeler,
    köpük köpük kıyılarından
    taşan sakar şarkılar,
    şaha kalkmış tepelerinde
    tül gibi örülü mevsim güncesi
    ılık bir okşayışta tenin gölgesini,
    gördüm en erken gövdesi dolu vapurlar
    urgancının kirli ellerinde
    kayan yağlı bir sabah

    ve kalabalıkları parçalayan kulaçlar

    düşünce

    derin uçurumlar açılmış
    adı düşünce
    duygudan sonra gelirdi
    şimdi ilk hece/
    yaşanmışlık diyor bazısı
    bazısı süpürgesiz cadı/
    bir adım atarken
    diğeri nedense hep geri

    gökte ay var rengi renginde
    geç gelsede bahar haşmetinde
    açtı ya hani tomurcuk dalın biçeminde/
    güneşe sırtını dönmek neden
    zamansız olsada bugününde/
    geç aydınlansada gündüzün
    çıktın farzet savaşın eskisinden
    giyineceksin nede olsa yeni ellerınden

    en çok yine '...' yaralayacak olsa da
    unutma
    kalbin hep sensin daima

    4/21/2009

    masal ormanı

    karanlık açmıştı ellerinde gün ışığına benzer zamanın, ışıltılar serpilmişti kalabalık gövdeler ardı,uzaklar çekilmişti yakına,küçük bir gülüş vardı ardında:
    -yalnız değilim yakınımdasın dedi, korkma! dedi

    yürüyordu ardına takılı çınar gölgesinin renginde,konuşmuyordu bağırıyordu artık, baktığı yerde takılı kalıyordu engin denizler sanki dalganın içinden kopup gelen köpüklerin sevincinde, tek kerelik kirpiklerin tekrarı yoktu:
    -çekiniyor dalgalarım çakıltaşları yuvarlanıyor rengime bak dedi, korkma! dedi

    uzun dalları vardı salkım saçak gövdesinde yeşilin binbir tonu gözlerinin derininde,sığınsam sokulsam banada yer varmı kuşlar göçünde, anlatmasam anlar mı sahi köklerin derininde:
    -konuşmaya kelime bulamıyorum ülkende akıyor gözyaşlarım damlanın renginde sevince bulandı kollarım sanki yağıyor yağmur renginde, korkma! dedi

    yaşlı bir adam sırtında masallar yürüyor dedim bitmez gündüzü, canı sıkılınca takıyor göğsüne ay ışığından rengini,kapalı gözlerin ardından anlatıyor geçmiş zamanlı düşlerini,yıldız seviniyor göz kırpıyor, bak gördün mü düşler ormanında şimdi biri, heceler hep söz dizimi
    -korkma! masal değil gerçek dedi

    içses

    'özen ve önem' bu kadar mı uzak kıyı gercekten insan ruhunda. 'deger' gercekten kaybedilince mi anlasılıyor. peki önemsediklerime ilk gunku özenle davranmam suç mu! aynılık ve nasılsalarla doluyken 'benlikler' hala anlamadıkları neden hep ellerımın ucunda. susmalı yine ıyısı mı. susmalı. cunku samimi olan her sey uzaklasıyor bu anlarda. susmalı ve ıncınmemelı .oncesı nasılsa sonrasıda aynı nasılsa. kabullenmelı

    4/16/2009

    yağmur mevsimi




    cama vuruyor
    biri ak, biri kara üşüntüler
    ne yapıyordur hayat bu anlarda
    ansızın yakalandığı bu yağmurlarda

    titriyorken sarı ışığın dumanı
    bir araba geçti az önce kederli ve erken
    ince topuklarında hanımeli
    sarmaşıyor miladına oysa,

    dinlemezken şairin şiiri
    bitmez bu kalemkeş gece
    gözlerinde açan ilk tomurcuk
    şimdi hüzünlü bekleyişlerde

    dinlesen ne olur
    gözleri kapalı baharın sabahını
    sen daha gerçek ne derken
    döngüsünde bak yine hece

    ıslandı mı ayakların
    kirpiklerinden önce yine
    öylesine yağmurlar bu
    boşuna anlam yükleme

    gece



    bazen susayım diyorum
    derin derin,
    üşütürken suskunluk tahta bir köprünün üstünde
    çözülsün asma kilitleri okyanusun
    kana kana kanasın
    adımlara dolan yengeç vuruşları,
    geç değilken henüz atlamak yüzgeçlerinden
    oysa daha erken!
    tutunmak nisana

    döneyim diyorum bazen de
    çöl arası vakitlere salayım
    peçesini kaldırmış kum fırtınasını
    iki kelime arasına atayım
    çarçabuk terli ellerini
    parlasın kıvılcımın ateşi
    bedevilerin sürmeli sözlerinde

    bazen durayım diyorum
    katran karası karanlıklarda
    film kahramanları gibi
    yenilmez yıkılmaz dövüşlerin
    perdesi aralık sokak yürüyüşlerinde
    bilmediğin dillerin kelimelerinden kaçarken
    sandığın gerçeklerle karşılaşmadan hani

    bazen ıslanmak diyorum
    nisan yangınlarından korkmadan
    lastik çizmelerin sarılığından
    dallarımı uzatıp gökyüzüne
    sonra
    maviyi toplamak işte yeryüzüne

    bazen alıp başımı gideyim diyorum
    neresi olursa fark etmez ama
    bir parça ışık olsun coğrafyasında
    bir parça gözyaşı işte kirpiklerin ardında

    bazen de
    bazen tek bir cümle etmeden
    kıvrılayım diyorum omuzlarımdan
    sessizliğin dizlerine
    üstümü örtsün gece

    4/14/2009

    sanırım

    pvc doğramalardan
    denize inen yeni şehir haltlarından
    kaldırımın orta yerinde duranlardan
    kötü niyetten
    bitmez yürüyüşlerden
    yasaklardan
    geç gelen yarım çaydan
    saygısızlıktan
    sürekli kendini anlatanlardan
    ters esen rüzgardan
    ayağımı acıtan çizmeden
    sol omzumun gereksiz şikayetlerinden
    krizin her türlüsünden
    anlayamadıklarımdan ve anlayamayacaklarımın teminatı zamanı oluşturan an/lardan
    kendileri dışındakileri gerçekte önemsemeyenlerden
    çanlar kimin için çalıyorlardan
    soğuk gelen çorbadan
    istiklal caddesi taşlarından
    arayıpta bulamadığım cd kapağımdan
    başlayıpta yine,yine bitiremediğim kitabımdan
    yazı yazmaktan
    devrik cümlelerden
    sıkıldım ziyadesiyle
    blog
    sanırım.

    4/12/2009

    harita

    sen hiç bulutları aradın mı
    ellerinde
    ardındakilere buladın mı

    yıldızların düşünü

    4/09/2009

    sanki dün

    bugün eski bir gün
    bakkalın dalgın gözlerinde,
    şehrin kemikleri ısınıyor bahar yangınında
    oysa suları yarıyor sanki musa
    erik ağaçlarının çeperinde,
    duymuyor musun!
    hadi dinle
    hecelerde

    bugün eski bir gün
    sulukulenin girilmez geçitlerinde,
    çengiler volta atıyor
    bir meteliğe darbuka sesinde
    nasırlı bilekleriyle

    bugün eski bir gün
    çınarların omzundan inerken şehre
    karşılaştın falcı kadının iç boğan sesinde,
    koştun farzet
    belkide kaçtın
    kalabalık bulvarlar değil mi
    bu karşılayan suretini
    ne çok gölge
    ne çok kelime
    oysa
    ne çok kalabalık
    ne çok kabarık

    üstü kalsın
    bugün eski bir gün
    gökte dolunay rengi
    ve venüs durgun
    sanki erken
    sanki dün
    bugün artık bir gün
    kafiyesiz bir bugün :

    4/07/2009

    lorca/nın çığlığı



    lorca/nın çığlığı mı bu! kor karanlıkları yırtan
    kirpiklerini örtünmüş yıldız dehlizlerinde

    karanlık kanat çırpıyor rengine,
    kavga ediyor bir baba, küflü ağların çeperinde
    elleri sarı kül, dökülüyor parça parça sesin
    uğultular bilenirken baykuş gözünde
    adım izleri var karaağaç gövdesinde

    küskün gövdesinden uzanıyor ormana
    ayakları balçık karaağaç sökümü
    yalnız çocukluğuna eşlikçi yapraklarında
    lorca nın çığlığı bu!

    mavilikleri şahlandıran
    dizginlenemeyen aydınlık izlerinde

    4/05/2009

    yaban/cı

    bir anda uzaksın herşeye
    tanımadık bir yabancı gibi
    sancıyorken omzun sol neşter çarpıntısı
    geçti işte bugünde dün gibi

    uzaklaşıyor yakınlığın arası
    kendine yabancı an'larda
    bakıyorsun durgun bitevi
    yamaçların sarkıtlarından
    devleşen en yukarılara

    koşsan biçare akşamların
    sorgusuz sorgulamalarından
    bit çift bakış var mı
    sıcak ve samimi yamaçlarda

    gittiğin yere götürdüğün senle
    tanışmaktan sıkılmadın mı her nedense
    her el sıkışmanla kendinle
    karşılıyorsun aynı gün doğumlarını
    aynı renginde,

    devrik bakışları taşımaktan yorulmuşken
    anlamsızlığın kol gezdiği meydanlarda başı boşken
    karşılıyorsun ya hep iyimserliği
    ne desen boş
    ne anlatsan daha boş


    yaban kelimelerin, bir çift yabancı el sesi
    uzaklaşıyor yakınlığın tanıdık sıcaklığından

    4/03/2009

    bahar mı bu

    bahar mı bu, dallara asılı olan
    gün yüzlü tomurcuklardan,
    salkım saçak sokaklarında

    saçların nar kokulu akdeniz rengi

    bahar mı bu, maviye dolalı olan
    kolları açık güneş beyazında
    cenovanın tedirgin bekleyişi
    ve özgürlüğün hüviyeti

    bahar mı bu, geceye asılı yıldızların
    ay doğmadan parlayan neşesi

    bahar mı bu,bezeli ağaçlarda
    çağlanın buruk tadında
    aldanışın açan çiçekleri

    ah! doğa
    kanıyorsun ya! hemen dallarına
    yüzüne vuran bir parça güneş sarısına
    ve kollarına konan deniz mavisine,
    kanma demesemde
    unutma yağmurların rengini
    yanılmaya gönüllü olsanda
    aldanma bu yalancı bahara,
    görünen değil görünemeyende gerçekliğin
    dallarında değil toprağa kök salan damarlarında düşlerin
    yıkmadan, var etmekte hüviyetin
    azaltmadan çoğaltmada işte maharetin
    sanılanda değil de sanamadığında hep rengin

    bahar mı bu,sokakları yalınayak dolaşan
    'dalgacı mahmut ' gibi gökyüzünü boyayan

    3/31/2009

    uçurtma

    anlatılıyor/mış lı düşler diyarı
    dinliyor/mış lı gelecek zamanı

    durdu kağıt uçurtma
    küskün göğün saklı renginde,
    dalgalanmıyor tırnakları haylaz çocukluğu
    dizleri yamalı gün seçkisinde

    konuşuyor herkes kelamın dilinde
    oysa konuşmaya hasret kelimelerde
    mavi ne kadar maviyse
    ha bir kelime fazla
    ha eksik bir kelime,
    anlaşılamadıktan sonra
    biçare anlatmak kendini niye,

    dinlemiyorken daha sabahı
    yüzüne vuran martı renginde,
    bir kadehe dolmuyorken akşamların gün eşrengi
    şarabın suçu mu bu kendi rengi!

    kendini unuttuğun yokuşlarda
    bitmeyen hesaplaşmalarda
    konuşuyor sokaklar çok sesli
    umulmadık balkonlardan

    adımların ardına

    gözlerini kısıp baktığın bulut beyazında
    alı al,moru mor denizler, hep erguvanlarda
    yaramaz yunusların sevinci sanki
    bu senin gözlerinin hep bir tutamlık neşesi

    unuttuğunu sanmadın hiç
    unutulmadıkların kıyısında
    anlatamıyorsun bak hala
    yangının isli dumanını
    ona/buna/şuna/


    kendi pencerelerini açmış insan gölgesi
    durduğu yerden bakıyor,
    yok mu adım atmaya karşı balkonun kıyılarına
    nemrutun gün görmemiş ayazından hala,

    eğilsen dizlerinin önü bir adımlık surlar
    korkmamışken akşamın karanlığından
    bu seninki kifayetsiz kelimeleri yine şiirin
    anlayamadıklarının hediyesi işte bir gün
    neresinden yazsan
    başı bir
    sonu bir

    yoruldu kırık uçlu uçurtma

    mış lı masallar diyarında

    3/29/2009

    ceviz masa













    hani uzaklar açılmıştı

    bulutlar mavide kaybolmuş, güneş kollarını sarmıştı kendine,tek göz bir yontuda balıkçı ağları salınıyordu korkusuzca köpüklerin ardında, aralarda boşluklar oluşturuyordu zaman, adım adım dalgalanıyordu sanki günün yüzüne vuran demi, buğulu geçitlerde köprü altları saklanıyordu utangaç/korkar, şarabın kırmızılığı bulaşıyordu en çok adımlara ve galata köprüsünün ışıklarını seviyordum hep yanında
    sonra haliçin o dinginliğinde huzur buluyordum cam ardı, parmaklarınla sıkıca kavradığın sigaranın canı acımıyordu belki ama son sürat gittiğin akşamlarda ardın vardı beni hep inciten, kentin ışıklarına karışıyordu arabanın hızı çoğu anlarda
    belki de sen
    bilemiyordum aklından geçenleri ,neler düşündüğünü bu anlarda ama,
    korkuyordum konuşamadan sana
    neden mi korkardı insan
    korkuyu keşfetmemiş çocuklar değildik artık, sanırım ondan
    yüklerimiz vardı sırtımızda seninki sana ağır benimki bana çok fazla...cüretkar, meydan okuyan tavırlarımız vardı biraz küstah, bu hayata,yürüdüğümüz yol bilmediğimiz bu ortaklık adınaymış o karşılaşmamızda, o akşam ne dedin bana, ben ne dedim sana ,unutmadım hepsi aklımda
    ne söylemeliyim ki şimdi
    ansızın karşılaşmıştık ya hani hesapsız zamansızlığımızda
    affet!
    sitemkar olmalı mıydık bu an’a ya da o an’a ama, bilmediğim için işte hep gülümser sana bırakıyorum bu an’ı ya da o an’ı çocukluğumla
    hiç bilmediklerin olmadı mı diye sana sormak istedim aslında ama soramadım beni durduran duvarlarında o korumacı gölgende,hep mağrur hep başı dumanlı dağlar gibisin ay gölgesinde ,
    ve işte çoğaldı tomurcuklar sürgün verdi bu sessiz gölgende, yeşerdi en imkansız sanılan gerçekler bugünde


    usulca zarfı kapattı kadın/ceviz masanın sarı ışığında çıktığı yolculukta/tuhaftı ama korkmuyordu bu defa/özgürlüğü hissetmeyeli yıllar geçmişti gözlerinin çeperlerinde/ gülümsedi kendine/usulca kalktığı masasından /ay gölgesi vuruyorken penceresine

    3/01/2009

    sessizlik




    her kendine küstüğünde insan
    göç ediyor kıyıları kurak çöllere,
    başı dumanlı dağlardan
    yankılanıyor çocuk geçmişin,
    uzaklar kürek çekiyor kendine
    yakınlaşıyor sanki kalbin sancıları

    her kendine küstüğünde insa
    sırtlandığı yıldızları bırakıyor ellerinden
    gece açılıyor ürkek bakışlarında
    yorgun ressamın avuçlarında

    tanelerle dolu renklere,

    her kendine küstüğünde ins
    sevilmedik sokakların şarkısını çalıyor mızıka
    iki telli bağlamanın kör oturuşunda
    bir çocuk paslı ellerin hep yamacında

    her kendine küstüğünde in
    nasırlı ellerin çatlakları açılıyor
    korkuyor, konuşmaya gündüz yankısı
    karışıyor, gece ruhlu kanat yankısı


    her kendine küstüğünde i
    anlatamadıkların kıyısında eksiliyor suretin

    bir damla çoğalıyor
    içinde açıyor kuzguni mevsimler

    ve her kendine küstüğünde

    çoğalıyor sessizliğin sesi

    2/26/2009

    martı göçü

    martılar neden yakışır gökyüzüne
    bilmediğimiz renkler mi saklı düşlerinde
    kollarını açmış sarı iskele yorulmuyor mu
    sabahları şehrin güvertesinde,
    kanat çırpsam köpürse kirpiklerim
    bu şehrin göğüne sevdalı martı göçünde,
    neyse ki aydınlık saklı gelecek zamanlı düşeşlerde...

    2/21/2009

    ay gölgesi

    kırık kanatlarında gece
    ve
    diz çökmüş gölgeler :

    ay rengi vuruyor
    sanrıların geçmiş izlerine,
    karanlık aydınlatıyor saçların bir tutam loş halini
    upuzun uçurumlar açılıyor iki yakalı
    kalabalıklar ve kalabalıklar dizili
    iki köprülü eller yamacında,
    bir kadın utanır hallerde
    bir adam çekingen mevsimlerde,
    kıyıya vurmadan çekilen dalganın kokusu
    şarabın mavili renginde,

    yakın sandığın uzakların aksında
    uzak sandığın yakınlığın yakısında
    korkmasa gözlerin
    geçer bu kırıklık boydan boya
    korkmasa ağzının sol köşesi
    açacak yakanın sol yankısı
    ah birde sözlere karışsa buseler
    sürgün verecek bu düşler bulvarı

    yürüyorsun mağrur dağların doruklarında
    oysa içinde açan kardelenlerin coşkusunda

    2/17/2009

    ...

    şaka ya! hani bugünün yaşamı,
    sen ki yaşanmış dünlerin onur ağacı,
    kök saldığın topraklara küsmüşsün
    tek göz bir kutuda
    usulca yalnızlık biçmişsin
    şimdi
    omuzlara dolan denizler sen
    yıldızlar var hemen başında
    avuçların dinmeyen yankılarında
    göz kırpar bulutların kanatları
    bak işte yine bir sen,
    tek parça ay ışığında
    selam duran bir çift muhabbet kuş gölgesi
    fener olmuş tüm sessizliklere birer ikişer
    kalabalıkların resmi geçit törenleri

    özlemez mi insan sol bilek çarpıntısını
    özlemez mi yürüdüğü tozlu sahne sancılarını
    sahi özlemez mi tahsin amca!

    2/15/2009

    /bazen/

    bazen kendine ait olmuyor insan
    uzak salıncaklarında sallanıyor
    tenha kuytuluklar dolaşıyor gölgesinde
    pusu kuruyor tepeleri
    gün görmemiş kıyıların
    kalp atışlarına

    bazen kendine dolmuyor insan
    akıyor damarlarında nil gezintileri
    düşlerinde açan seraplar
    biriktiriyor çöl rüzgarlarının
    yelkovana dolalı tanelerini

    bazen kendinde durmuyor insan
    sersemliyor gövdesinin duruşunda
    bükülüyorken hayatın bin bir türlü kabaresi
    tek bir darbede yere seriyor koca gövdesini
    sol yanında açılmış insafsız bir kovuk
    o kovuktan dışarı taşan
    tek bir damla rengi,
    insansa
    insanı bu dünyada kahreden
    kızıllığın sesi

    bazen kendini istese de bulamıyor insan
    canlıyım-ölüyüm
    canlısın-ölüsün
    canlı-ölü
    bir tuhaf insan=fiil çekimli

    2/08/2009

    tekrar


    sevgide güneş gibi ol,
    dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
    hataları örtmede gece gibi ol,
    tevazuda toprak gibi ol,
    öfkede ölü gibi ol,
    her ne olursan ol,
    ya olduğun gibi ,
    ya göründüğün gibi ol.

    2/07/2009

    an/lar

    -kollarını açmış gecenin kanatlarında yürürken atlamaya korkar oldu uçurtma parmakuçların yamaçlarından, saçların ucunda ıslanmış günün yakamoz kokusuna bulanmıştı ay ışığı, pamuk tarlaları vardı başak renginde, güneşin yere düşen şavkında ıslanıyor gibiydi iki damla...

    yürür gibi anlarda durup ardımıza bakıyorduk gölgelerimizin tenhalığında yüzümüzü saran sarı mum ışığıyla...
    karşı kıyılar vardı,
    uzaklar,
    kürek çeken yakınlar bu zamana...
    oysa ,oysa kaybolduğumuz kalabalıkların karanlık geçitlerinde karşılıyorduk bir diğerimizi,gürültü,keşmekeş,zihnimizi bulandıran sessizlik yakamozlarında,
    ve bir açılımlı pırıltı vardı ellerimizde,açıldığındaysa hep solan ve küskünlükleri beyaz bayraklarla sarmalayan...
    tersten okunuyordu kitap sayfaları ve şehir aynı değildi aydınlık köşelerinde, canı sıkkın gibiydi köşedeki bakkalın kaldırım üstü karşılamaları, çatılardan akıyordu bir şeyler dizlerimizin üzerindeki eteklerimize, oradan hooop koşar adım gittiğimiz deniz dolusu maviliklere, boşaltıyorduk gözpınarlarımızdaki kirpikleri tonlarca yüküyle bulutların gönderine...sonra hatırladığımızda en çok incindiğimiz anları takas ediyor, buluyorduk şarabın ebruli rengine, birde gözyaşları vardı kadehin kıyılarında dolaşırken korkmadan cesurca atladığımız...kapıyı ilk açtığımda karşılaştığım ben ile yeniden tanışmanın sevinci hep üzerimdeyken korkuyor ve kaçıyordu sen yangına bulalı ayakların ateşiyle,özleme sevdalı düşler bulvarında ortaçağdan kalma çan sesleri doluydu dört yan, meydanlar vardı sonra her bir köşesinde dumanlar tüten ,en çok korktuğum bu anlardan korkmazlığında büyürdü bir sen gölgesi dev gibi olur sığınırdı suretim ve ben, yalnız ikimiz. kendimi alıp biçare dolaştığım sabahların birinde denk gelmiştim üşümüş yüzünün sol köşesiyle,bir şeyler vardı ipince sızan ve içimi acıtan,ellesem bana bulaşacak karaparçalarının yüküne hazır değilken okyanus dolusu dalgalarını bırakmıştın küçük köşelerime,dizlerimin üzerine çöreklenen güçsüzlüğümde çakıltaşları yuvarlanıyordu artık kalbimin hudutları içinde, çiziyordu yağmurların erken açılan damlaları sokağın rengini ve sızlıyordu park kaçkını bir gececinin omuzları üstündeki gövdesi,
    sonra gözler vardı birde mavinin tonundan renk çalan sadakatin gündoğumlarında hatırladığım, en çok dürüstlüğün yakıştığı anlarda kulağın ardındaki fısıltılar dökülürdü küçük harflerin doruklarından buralara, dalgalar daha coşmadan oltanın ucunda vururdu sahile düşler tek göz bir kutuda,
    birde gündüzler vardı henüz aydınlanırken topladığım manolya ağacı dallarında-
    dedi kadın ,baktı adam.

    2/01/2009

    uyan



    uyan uykundan
    çok uyursan her şey geçer yaşanmadan
    uyan güzel uykundan
    ne kadar tatlı da olsa
    hayat uykuyla geçmez

    yaşanacak o kadar çok şey
    anlatacak, anlayacak çok hikaye var aklımda

    ama sen uyursan kime anlatırım
    sen gözlerin kapalı kalırsan kime
    çok uyursan, gözlerin mahmur kalır
    güneş ısıtmaz kirpiklerini

    uyan uykundan güzel kız
    içi güzel yüzü güzel
    canı çok şeker

    belki çocukluktan kalan
    küçücük bir hikayenin
    ardından gitmek içindir uykular

    belki yaşanmamış ,yaşanacak
    onca hayal peşinden
    koşmak içindir bütün masallar.

    j.barbur










    r.oxigen şu an itibari ile süper çalıyor...
    jehan barbur,ansızın gelip buldun ne iyi yaptın...

    kitap okumalı...
    sabahları boğaz trafiğine paydos,yaşasın denizler...
    kıyı köşe dip temizliği bitti bitecek,herşey ait olduğu yere artık...
    sokaklar özgürlüğün en direk adresi...
    g.hanım süper insan,tanımaktan çok memnun olduğum şahane insan,teşekkürler, bilmesenizde,görmesenizde varlığınız için varlığınıza...
    boncuk muhteşem yaratık...

    cansever dizgesi

    ne doğru ki ne yanlış
    ne hayal ne gerçek
    soluduğun havanın yakamoz kokusuna bulalı
    kızıl ay gölgesi düşlerde,
    sandıklarının aksını parçalıyor
    elleri bağlı dün’ün yamaçları,
    bir karga uçuyor kanatlarında yangınlar
    serpiliyor dört yanı mamur tepeler
    anlayamadıklarının köprüsü seriliyken yere,
    soluyor yapraklar
    riya dolu hayatın kefelerinde
    kefe kendini kandırıyor hep her nedense,
    mısraların efendisi şiir dizini
    ne doğru ne gerçek bu yeryüzünde
    anlatabilir misin bilinmedik diller ülkesinde
    dünya!
    hani denizlerin var mavinin tonunda
    tepelerin ardı sıra kahverengi yamaçlarında
    sarı başaklar gülümser yakın kıyılarda
    birde uzakların var insan yükünde
    iç acıtan riya rüzgarlarında,
    hiç mi sakınmaz insan
    kapıldığı fırtınaların, söktüğü köklerin topraklarından
    hiç mi korkmaz o toprakların acıyan canından,
    köklerin kanayan damarlarından,
    sahi!
    çekinmez mi buzlu doruklarından,
    dalga dalga olmuş kırağı gözyaşlarından,
    hiç mi anlamın anlamı yok
    nasırlı kalplerin çorak topraklarında
    artalan zaman çanlarının
    yanlış sesinde duyulan
    arsızlık çığlıklarında

    hani elleri bağlı gün kıyısında
    anlayamadıkların köprüsü seriliyken gökyüzüne
    adım atmaya korkmaz dimi artık insan
    karanlıklarla dolu bulutların beyazına
    beyaz yol gösterir dimi altıok
    aydınlığa açılan tünelin ucuna

    sahi günah değil mi
    dağılan kolyenin uçlarında
    serpilmiş incileri usulca saklamamak

    sahi
    ne düştü ki ne gerçek
    ne görünen ki nede görülemeyen
    hayat bu ya!
    bir cansever dizgesi
    'hey gidi duyumuna yandığımın dünyası.......' dizili...

    1/25/2009

    18:07

    kısa aralıklı uzun lambalarda
    göz kırpan şehir akşamlarında
    karşılaştı yürür gibi iki gölge

    ürkek tedirgin damlaların
    göğe tırmanan şavkında
    vuruştu iki el bileklerin renginde

    yokuş aşağı vurduğun prangaların
    ayrılmış zincirlerinde
    çözüldü gözü kapalı kelimeler,
    ağlamaklı güverte yamaçlarından
    açıldı yeni dünyaya
    misinanın ucundaki düşler,
    ıslak sokakların
    korkar gibi yürüdüğün karanlıklarında
    bakar gibi olduğun sarmaşıkların
    saçlarına dolalı tanelerine doldu son hece,
    parmakuçlarında okuduğun buseler
    seslenmemiş önsöz gibi canlandı birer ikişer
    her ne hikmetse!
    sorgusundan sual olunmaz niyetler

    hayat bu ya!
    bir parça masal gölgesi
    dinlediğin bir altıok şiiri
    ellerini çırptığın rüzgarların
    kanat açan şarabi rengi
    dizlerin üzerine çöreklenen zamanın
    hep geç kalışları
    aldandığın kendinin
    aldatılış dolu hülyaları
    bir çift ağzı doğru kelimenin
    erken sönen aydınlıkları
    telaşlı konuşların
    erken yalpalamaları
    hüzünler var birde
    dönen dünyanın miladı tekrarında
    suya batan gün renginde,

    hep mi, söylenmedik bir son söz
    dilin kıtalar uzağında
    çatışma bu sessizliğe bulalı suskunlukta
    ölüyor sırtını döndüğün akşamlarda
    yazmaya kelime bulamadığın
    siyahın akan kırmızılığında

    1/14/2009

    blognot

    yağmur var bu gün şehirde/kafam karışık/p.ertesi akşamı r.oxigende lale plağın sahibi süper ötesi cd ler çalıyor/ist.bir dava ne yap et seyret ama seyretmeden önce dinle/bir şeyler oluyor sanırım iyi/sokaklarda yürümek istiyorum kendimle/alışkanlık sanırım akışkanlık karşıtı/'insanlık'tan nasibini almamış devletlerden nefret ediyorum/aynı oranda daracık kaldırımların ortasında durup geleni geçeni engelleyenlerden de/raf güzel dergi/bazen bazı şeyler çok sığ ve anlamsız geliyor özellikle bazı insanların uğraştığı bazı mevzular/sia iyi çok iyi söylüyor/'krakerkelebeki'ne huzurunda teşekkür etmek istiyorum bir kere daha sana böylesi ruh kattığı için,yağan karın keyfini çıkar blogcum sade ve net/barış manço vapuruyla hep gidip gelmek istiyorum/bazen buradaki martılar özellikle bir çatıya doluşuyor aynı yön ve aynı duruşta ve aynı komiklikte/salep tarçınlı ve sıcacık ve süper

    ve 'şehmuz cedikçi' bu isim unutulsun istemiyorum blog,ne desen boş bu güzel adam için,hayat kavgası için,o ekmek kuyruğu için, okuduğum sadece bir haber değildi sanırım,çok ötesini anlattı bu resimleri bu dürüst adamın...

    1/08/2009

    çiy tanesi







    tütüyor kış akşamlarının
    kırmızıya sevdalı şiir çatıları


    dumanlı bakışların gölgesinde
    yakın kıyıların sabahı


    vapurun mat boyalı gövdesi
    arşınlarken mavinin soğuk rengini
    köpük, köpük kanatları açılıyor
    bulutların çiy taneleri dansında

    elleri sıcak şehir akşamında
    henüz aydınlanan sokak büfeleri,
    ve küçük adımları var karanlığın
    yaklaşmaktan korkar,sokak lambaları sarılığına…







    12/30/2008

    düş seyrelmesi



    dalgalı bir deniz şimdi
    karanlığa çalan bu mevsim güncesi
    buharına karışan akşamlarda
    sokak satıcısının buğulu keskin nefesi

    kendine hoyrat olduğun anlarda
    zaman arşınlıyor masanın keşliğini
    koyu masif sağlamlığında
    çürük dişlerin pırıltılı gülümseyişi

    sarı ellerin ardında hep gün,
    yakamozlarda açan pembe çiçekler
    ve
    dalıp çıkan önsözlerin hikayeleri,
    kurutuluyor kış mevsimlerinde
    gelecek zamanlı mevsim albümlerinde

    puslu batımların dirseklerinde
    kendine tamam son dördünde,
    aralıkta aralık son aralıklarda
    yolun karşısı şimdi
    göndere çekilmiş rüzgar gibi

    tanelere uzansa parmak uçların
    sihirbazın uçuşan sanrılarında
    siyah beyaza dolalı hayranlığın
    oysa!şapkadaki beyaz siyahta

    sıkılgan yağmurların sokaklarında
    temiz olmayan köşelerinde saçakların
    akıyor şehrin rutubeti,
    mazgallardan, geçitler arası boşluklara

    ellerin çelenk diziminde
    caz bulanıyor kendinden içeri notalarda,
    konuşuyor çoğul heceler –kere-li
    sanmalı konuşmalar gibi,
    yaşanmış an/ların kısa bir özeti
    iki ters bir düz cümleler silsilesi,

    yürüyüşler var sokaklarda
    şehrin görünmeyen yaprak savuruşlarında,
    soğuğu teğet geçen baca dumanlarının
    kırmızılı ıslak adımlarında,
    saçları denizin yelesi
    martıların çatı üstü kanatlarında,

    yansımaların izdüşümsüz geleceği
    masallar gölgesi ve hayaller şehri
    bir çeşit düş seyrelmesi…




    mutlu yıllar


    12/21/2008

    100 keman için

    nerde kalmıştık
    yağmurların kol gezdiği akşamlarda
    yalınayak çıplak iki damlada,
    duvarlara tırmanan sarmaşığın
    kırmızılığını örttüğü kiremit çatıda,

    nerde kalmıştık
    kaf dağına çıktığımız yolculukta
    padişahın yere düşmeden kaçan gölgesinde
    arnavut kaldırımlarda açan
    unutulmuş o tek renkte

    nerde kalmıştık
    bir balkan kemanının acımı tatlı mı nağmesinde
    uzun yolculuklar ardı yorgunluğun son kalesinde
    konuşurken gözlerine bakamadığın kelimelerde
    ve içini burkan karanlıkların ilk saatlerinde

    nerde kalmıştık
    titrek bir mum alevinin eli yakmayan ateşinde
    öfkeye karışan buharın son nefesinde
    hızlı adımların dinmeyen penceresinde
    dalgaların aşındırdığı kayalıkların son direnişinde

    nerde kalmıştık
    içini kaplayan üşümenin terk edilişinde
    dökülen göz yaşların sevinçlerinde
    izlenmedik filmlerin müziklerinde
    hissedilen her anın sonsuz renginde

    nerde kalmıştık
    tanıdık bir titreyişte
    bilmedik bir nağmenin içi burkan yamacında
    bale pabuçları kaplı bir masada
    bir çift kanat yankısında

    nerde kalmıştık
    mavi pencerelerde
    açan begonvil güneşlerinde
    özgürlük dolu rüzgarların
    akdeniz dolu neşesinde

    nerde kalmıştık
    mevsimlerle dolu gökyüzünde
    açan bulut tarlalarında
    dinmeyen aklın tomurcuklarında
    coşku dolu nağmelerden bir çelenkte

    nerde kalmıştık
    sol yamaçlarımızda ki
    içi dolu tek hecede
    gündüz düşlerinin sürgününde
    ve ellerin en güzel sesinde

    nerede kalmıştık
    güzün salkımlarından kaçan
    dağların eteklerinde
    kıyısı kendine çekilmiş çukurların
    göz çeperlerinde

    nerde kalmıştık
    unutulan kitap sayfalarının
    solgun mürekkep ışığında
    titrek bakışların
    doğrulan satır aralarında

    nerde kalmıştık
    anlamadığımız dillerin
    açan tomurcuklarında
    bir çift samimi bakış
    solo rüzgarlarında

    nerde kalmıştık
    kenara çekildiğin sessiz gözlerinde
    ardına dökülen şiirlerde
    çigan neşesine bulalı
    samimi bir gülümseyişte

    sahi nerde kalmıştık insan!
    kendimizi hatırladığımız aynaların
    çoktan unuttuğumuz yansımalarında
    ve parlayan gözlerimizin gölgesinde

    ,
    muazzam 100 keman için...

    11/27/2008






    siyah-beyaz tütüyordu
    flu bir ateş üstünde kirpiklerin
    kadife kokulu günlerin şehri
    dallarına yuvalanmış, gövdelerin
    .
    kıyıları yakın sabahlara
    kürek çeken çocuk ellerin
    düş salıncağında sallanıyor
    ıslak sokak nefeslerinde şimdi
    .
    bossa-nova yankısında
    akdenizin latin keskisi
    şarabın en güzel rengi
    günbatımının özlediğim
    o kavruk demi


    11/25/2008

    mavi/ye

    iki parçalı yelken beyazından
    özgürlük saçmak var ellerin ufkuna
    yanık tenin öğle güneşinde
    merdivenler dolar sokak başlarına

    elleri cebinde sarının
    gözleri var mavi mor tümsekler
    mavi adam için

    merak edilesi kipat



    libeskind ne dedi acaba, tümertekin de var mı acaba
    merak edilesi kitap

    not



    tarihler 25 kasımı gösteriyor ama bu hava başka tarihleri...
    erşahin ve coconut bilsede bilmesede birbirine rakip mi şu durumda rakip...
    g... ilk harfindeyim geriye kaldı r,i ve p...
    teşvikiye house menüsündeki güzel makarna ne güzel şeysin şeysin ve de şeysin...
    geçenlerde çok komik insanlar gördüm ,bilmedikleri bir diyara düşmenin şaşkınlığında asmalıyı tavaf eden aziz halkım e ne diyeyim,sustum...
    helvaticanın yemekleri güzeldir otursaydınız...
    anılarım ve anlar artık sular altında,ah kadersiz ve de kedersiz iskele...
    z.hadid ,zaman zaman seviliyorsun zaman zaman da işte ama yinede bu şahane,eline sağlık...
    b.mehldau iyi çok iyi...
    hapşu,çok yaşa...
    abracadabra açık ve net ,servisin muhteşem kötü...
    konuşmak istiyorum,sakallarınızı kesmişsiniz dediğimde eyvallah diyip gülümseyerek yarı sevinçle uzaklaşan, asmalının o kadim müdavimiyle...
    şahane bir kitap,istanbul sokakları 101 yazardan 100 sokak, pazar'ın en güzel ganimeti...
    ve tesadüfler kesinlikle bu hayatı güzelleştiren şeyler





    11/21/2008

    kağıt kule



    elleri iplik iplik martı kolları
    uzanıyor bulutların beyazından
    rüzgarın sesine,
    ay doğruluyor diz çökmüş karanlıkta
    kendine saklı güneşin renginde,

    dilinde lodos, dalların
    sürüklüyor kökün topraklarını
    satılık hayatların kesekağıdından
    aldanış dolu hecelere

    bazı ‘an’lar var hayatta
    bazı heceler tek sesli
    beyazın beyaz
    siyahın siyah olmadığı ülkelerinde insanın
    bazen hakikatle gülümser bir bekçi
    bazı içi boş an’lara, dolu küfe gibi

    hayatın surlarında dolaşırken
    bir başına özgür mü özgür,
    ısrarla dolanıyor renkli sayfaları
    anlamlara buladığın
    merdivenlerin eyvanlı geçmişi gibi,
    kırık adımların gölgesinde
    arnavut kaldırım tümseklerinde
    nefes alıyorken dirseğin rengi
    dişlerin yamacından atlıyor
    rüzgara gem vuramayan yapraklar
    aynı şarkının
    aynı nakaratında

    yıkıldı kuleler asma gölgesinde
    akdeniz kıyılarının son dörtlüğünde,
    başınalık yazgısı sesliyor boşluk yankısını,
    göndere çekilmiş kirpikler gibi
    yılları teğet geçen ‘an’ların yüzünde
    dalgalar var şimdi yüksek ökçeli

    uğulduyor beyaz kollu güvercin adımları,
    kanatları kesik yağmurlarda
    avlulara boyalı almaşık duvarlar var,
    nemrutun gövdesizliğinde…

    ikili merdiven rıhtlarını
    tırmanıyorken yaşlı kadın saçları,
    kadehler dolusu olsa gökyüzü
    boşansa avuçlardan
    kir,riya, kendini bilmezlik dolu
    sözde insan rıhtımlarına

    kendini kandırdığı yerde dolaşıyor uzaklıklar
    netliği bulanık karelerde
    elleri bağlı duruşlar var
    dönüyor ardında çok bilmiş mevsimlerin
    serpintili çok sesli heceleri.

    dile gelse gündüzün kanat yankısı
    çırpsa tek hecede kollarını
    uçsa tek defada
    sığ çalıların yüzünden
    köklerin en derinine

    neyse ki,
    lodos var kolaçan adımlarında,
    boydan boya uzanmış kağıt kuleler ülkesinde…

    11/19/2008

    biliyor musun



    biliyor musun

    üşüyor akşamları dolaştırdığım yakamozlar
    tek kuruşa metelik atılan dizelerde
    paslı teneke kutuları birikiyor
    birer ikişer,
    mazgalların ardına akıyor
    adımların çamurlu paçaları
    iki renk yeşil doluyor
    kül renkli avize ışığına
    buğulu çeperlerde,

    biliyor musun i,

    iplere asılı gecenin önsözünde
    sahnelenen o en güzel ritimde
    eller olsa vazolar dolusu nefes,
    mor perdelerin ışığına
    serili gökyüzü pencerelerinden
    peygamber böceği esişinde
    şiirler var tül gibi yaprak yaprak

    biliyor musun in,

    daha sıkı sarılıyor akşamlar
    dünden önce yarınlara
    olmadığı bu toprakların
    yeşertemediği kaldırımlarında,
    zaman geçiyor şimdi ikili taraçalarda
    kapılar açılıyor köprü altlarında
    kıvrım kıvrım saçak uçlarından
    ikili düşler divanına

    biliyor musun ins,

    kışa yakın mevsimlerde
    uzun geçiyor akşamlar taş geçitlerde
    karanlığa karışan ışıklarda
    dört yol kavşakları var aldatıcı,
    sıcak şarap kokusuna dizili
    uzun kıyıların kayalıklarında
    serili omuzların, sırtından yükseliyor kent
    bildik fransız şarkıları gibi,

    biliyor musun insa,

    her sancılandığında yaşam
    doğuyor hayat karelerde :
    birer ikişer dalga boyu tepeleri
    çoklu adımların kalabalık şarkıları
    dalları yeşil çınar yürüyüşüne
    sarılı kent sokakları
    ateş dolusu varil soğuğunda
    kesik eldiven uçları,
    düş nezaretinde
    tuvalin karakaleme sitemi
    ve
    bir buket
    saçların rüzgar hali

    biliyor musun insan

    doğuyor hayat
    her defasında
    yaşamın dinmeyen penceresinde,
    aklın bilinmedik kıyılarında,
    hep en erken
    ve
    gündüze...

    11/09/2008

    işte böyle bir sabah

    rüzgarın taneleri bu vuran cama
    ikindi güneşin kızıllığında
    ekili tarlaların
    sarı göz çapakları
    ve
    buğdayların katalan dansı

    dört yol kavşaklarında
    kavruk şarkıların dumanı tüten sözleri
    bir elin esmer yankısında

    uzakları gösteren uçak kalkışları
    kolları iki yana savruk balık şimdi
    yüzgeçlerini takmış çengele
    can veriyor her nefesinde

    iki yakalı bu şehir
    birbirine selam duruyor tepelerinden
    yeşilin uzandığı yerde
    beyaz yalılar diz çökmüş mor bülbüllere

    işte böyle bir sabahta çoğalmıştı gün
    çeyrek kala baharın sonuna
    tomurcukları açmıştı gülüşlerin
    batının/doğunun taş sokaklarında

    işte böyle bir gün yürümüştü
    sonunu bilmeden akşamına
    küfe dolusu kitap kapakları,
    kıvrıldı uyku eşiklerinin
    düş denizi kirpiklerine,


    serpintilerin dalgaları
    artalan zaman çanlarında
    zerrelerin bakışımlı güllerini
    çalıyor rast makamında

    işte böyle bir renkte karşılaşmıştı
    ağız dolusu gülüş yenisi
    patiskalara dolalı çelenklerin
    o tek bakışımlı ömürleri

    bahçeler vardı içinde
    erik ağaçlarında yosunlu salyangozlar
    birde karıncalar
    işte öyle bir dünde
    günün içinde
    rüzgargülü mevsiminde

    rüzgarın taneleri bu vuran cama
    ikindi güneşin kızıllığında
    işte böyle bir şiir yarısında


    .
    .
    .
    çok çok çok çooook özel bir an'dı az önce tanrım,
    'çok özel bir insan'la konuştum,
    teşekkür ederim
    .
    .
    .

    11/06/2008

    gece


    uzak kıyılarda
    geceye karışan mat sesler,
    ve
    bir tutam ormanın
    mor kuşlu kanat çırpıntısı

    bir boşunalık
    belki bir boşluk yazgısı
    dumanı tüten kelimelerin
    bu son dördün neşesi

    sokakların açılan yakalarını
    tutuyor köstekli saatin zinciri,
    bir elin avucunda
    bozuk para içine serili düşleri

    geceye sarılı ışıkların
    aldanışı var kent gözlü
    sol yanından uzanan mavilik
    sağ yanındaki birkaç çakıl sesi

    eriyor gölgeler
    birer ikişer
    suya yakın köşesinde,
    duyuyor saati
    duvardaki heceler

    uzansa
    ah bir uzansan
    ellerin nar rengi,
    karanlığın örtüsünden önce
    ve
    erken

    bulanık aldanışların laciverti
    sesi kızıla çalan adımların
    kesilmiş saçları gibi,
    kalabalıkları var birde
    ismin en güzel halinde
    güzün bu son çeyreğinde

    uyansın kitap sayfalarının mürekkebi
    kapansın geceye uyak resmin üstüne
    .
    .

    • bu müstesna caddede bir dört yol var her sabah aynı manzara,bir kerede gördüklerim şaşırtsa keşke
    • sofyalıda güvenlik müvenlik hak getire, kelepçeleniyor çantalarınız ve çantalarımız sandalyelere
    • yeni otto/yu auto... yapmıyormuş,ayaküstü konuştum s.f.. ile, buradaki the marm... cephesi ne olaki dedim peki, biz masumuz dedi
    • önce iş san., peşinden koşmaca babyl. biraz yorucu olacak ama değecek
    • boncuk kapsama alanını bayağı bir genişletmiş en son cih. caddesinde karşıma çıktı sevimli muhteşem şey
    • komşu f. tahıllı çekirdekli poğaçası süper
    • ve hala uykum var
    • ve iş çok yoğun

    günaydın hayat...her ne kadar çok uykum olsada günaydın ey hayat...

    11/05/2008

    bazen düşler kıyısına yanaşan sandala sorgusuzca binmek ve yol almak gibi bir şey oluyor hayat ,

    sandalcıyla göz göze gelmeden sonra açık denizlerde olta ucunda çocukluğuyla oynuyor oluyor ya insan sandalcının sırtında en çok bu anlarda samimiyetinden korkma,gülüşe yakın kayalıklarda sevinç doluyor büyük dalgaların koynuna, gözyaşlarında yıkanıyor hayatın anları temizleniyor ,aynalara yakalanan geçmişin izdüşümleri ansızın bir gülüşle yenileniyor çoğalıyor açıyor ya hani kalemin ucunda ve bazen bir gün çoğalıyor yaprak yaprak ömrün penceresinde ellerinin ardında, savruluyor geceden gündüze tüm izlerin,adımlarının püskülleri diz boyu şaşkınlıklardayken kent sokaklarına saklı konuşmaların yankılanıyor tek heceli…hani o gün yürümüştünüz ya, söyleyecek tonlarca şeyin suskunluğunda bilemezliklerinde, şimdi o coşkuya mavilikler sarıyorsun daha bir mavi daha bir özgür,korkmuyorsun hissetmekten işte yine, kasımın bu en güzel seçkisinde ....


    :)

    ve oxigen kimliği belli malum şahane parçayı çalar


    dostluk böyle bir şey işte
    .
    .
    paradoks dedi ki...

    ellerimizdi günleri güzelleştiren..
    ne güneşin suçu vardı,
    ne de dünyanın..
    ışığı getirmek için kıvranan geceye yükledik suçları..
    ve tüm uğursuzlukları..
    bizdik belki ömrü yokuşa süren..
    ne günlerin suçu vardı, ne de zamanın..
    zamandı zaten, dönüm dönüm sürülen
    ve ışığın ellerini getiren bugüne..
    bir damla ışık düş/müş yeryüzüne
    tam da bugünde işte!
    gören göz, hisseden yürek olsun diye..
    hayat, kelimelerle doğsun diye..
    hayat, anlamlara boğulsun diye..
    ılık bir nefes gibi,tutmak için hayatı,
    dokunuşlarında her dem..
    kayalıklar arasında
    yeşermiş bir çiğdem.

    bugüne sunulmuş dilek haklarım var mı bilmiyorum ama sabah uyanır uyanmaz ilk dileğimdi bugünden ve gerçekleşti tanrım...teşekkür ederim hemde çok...

    summer in the city


    çok güzel bir gün,hemde çok

    .] © 2008. Template by Dicas Blogger.

    TOPO